Volume 6, Issue 2, September 2014
Duygu ÇANAKCI - Birol CAYMAZ

Kolektif Belleğin Işığında Günümüzde İstanbul Rumları

Kolektif bellegin izleri ve degisen konjonktür günümüz stanbul Rumlarını nasıl etkilemistir? Burada temel sorunsal gayrimüslim bir azınlık olan Rumların kendilerini toplum ve devlet eksenli olarak “öteki” veya “yabancı” hissedip hissetmedigidir. Bu soruya verilebilecek cevaplar ise sahada yarı-yapılandırılmıs derinlemesine görüsmelerle incelenmistir. Öncelikle tarihsel süreç içerisinde yasanan olaylar baglamında stanbul’daki Rumlar’ın kendilerini “öteki” olarak hissettigini söylemek mümkündür. Ancak degisen ve dönüsen olgular çerçevesinde de “öteki” olma hissiyatının devam ettigi gözlenmektedir. Kimisi sosyal anlamda, kimisi ise kamusal uygulamalar nedeniyle kendisini öteki hissettigini, ama bunu da tüm topluma mal etmemek gerektigini belirtmektedir. Son olarak nitel arastırma teknigi kullanılarak yaptıgımız alan arastırmasının sonuçlarıyla istatistiki anlamda genellemeler yapmak yerine, Rum cemaati içerisindeki egilimleri tarihsel bir çerçeveden ve kisisel/kolektif hayat hikâyeleri üzerinden anlamaya ve yorumlamaya çalıstık. Anahtar Kelimeler: Türkiye’de/stanbul’da Rumlar, «Öteki olmak», Ötekilestirmek, Azınlık, Gayri-müslim. GRS Bu makalede günümüz Türkiye’sinde stanbul Rumları’nın1 azınlık olma pratikleri ve algısını saha çalısmasıyla elde edilen veriler ısıgında çözümlemeye çalısacagız. Türkiye’de genelde gayrimüslim azınlıklar, özelde Rum azınlıkları üzerine az sayıda sosyal bilim arastırması yayımlanmıstır. Konuyla ilgili yapılmıs yayınlara örnek olarak; Samim Akgönül’ün Türkiye Rumları: Ulus- Devlet Çagından Küresellesme Çagına Bir Azınlıgın Yok Olus Süreci ve Azınlık: Türk Baglamında Azınlık Kavramına Çapraz Bakıslar, Dilek Güven’in 1 Detaylı bilgi için bkz.: BENLSOY, Foti, ASLANOGLU, Anna Maria, RGAS, Haris (éd.), stanbul Rumları: Bugün ve Yarın, stanbul, stos Yayınları, 2012. “Roma mparatorlugu’nun Akdeniz’i Romalıların gölü haline getirdigi günlerde, Akdeniz çevresinde oturan bütün halklar, kendilerine ‘Romalı’ adını vermektedir. (…) Bizans’ın kurulmasından sonra da (…) Romalı adının kullanımını sürdürmüstür. Bu nedenle, slamiyet’in yayıldıgı 7.ve 8.yüzyılda Araplar, daha sonra da Orta Asya’dan gelen Türkler, buradaki halkı Rumi, giderek kısaltılan söyleyisiyle de Rum diye adlandırmıstır.” (Koçoglu, 2004: 217). AP günümüzde istanbul rumları Cumhuriyet Dönemi Azınlık Politikaları Baglamında 6-7 Eylül Olayları, Rıfat Bali’nin Varlık Vergisi: Hatıralar-Tanıklar, Baskın Oran’ın Türkiye’de Azınlıklar, Ayhan Aktar’ın Varlık Vergisi ve “Türklestirme” Politikaları ve derleme bir yayın olarak “stanbul Rumları: Bugün ve Yarın” gibi çalısmaları zikredebiliriz. Arastırmada özellikle stanbul Rumları üzerine yogunlasırken tarihsel sürecin sosyo-politik tahlilinin yanı sıra, yapılan saha çalısmasından hareketle stanbul Rumları’nın kolektif hafızalarındaki imgeleri ve degisen kosulları nasıl algılayıp degerlendirdiklerini çözümlemeye çalıstık. Bu baglamda ilerleyen satırlarda “Varlık Vergisi” uygulamaları, “Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı”, “6-7 Eylül Olayları”, gibi tarihsel olguların yanı sıra günümüzde Avrupa Birligi’ne uyum süreciyle degisen konjonktür üzerinden azınlıklarla ilgili uygulamalara deginilecektir. Öncelikle Osmanlı mparatorlugu’ndan günümüz Türkiye’sine uzanan tarihi sürece kısaca deginilerek, Türkiye Cumhuriyeti vatandası, stanbul’da yasayan Rumlar ile yapılmıs yarı-yapılandırılmıs görüsmelerin tematik analizleri degerlendirilecektir. Söz konusu alan arastırması kapsamında 2013 yılında stanbul’daki Rum cemaatine mensup, 22-73 yas arası, ortaokul-lise-üniversite egitim düzeylerine sahip, farklı meslek gruplarından yedisi kadın on sekiz kisi ile derinlemesine görüsmeler2 gerçeklestirildi.3 stanbul Rum cemaati olarak adlandırdıgımız söz konusu toplumsal grubun en önemli özelliklerinden birisi, siyasi-toplumsal negatif gelismelerle iliskili olarak cemaatin nüfus itibariyle Cumhuriyet’in kurulusundan günümüze dek süreç içerisinde marjinallesmesidir. Görüstügümüz kisiler tarafından günümüzde Rum cemaatinin nüfusunun 1500-2000 arasında oldugu ileri sürülmüstür. Bu konuda “stanbul Rumları: Bugün ve Yarın” adlı kitapta “stanbul’daki Rumların sayısına dair sıkça zikredilen 2 bin rakamının geçerli olmadıgı, kaynaklardan elde edilen verilerle birlikte bu rakamın 5 bin civarında oldugu” ifade edilmektedir (Benlisoy, Aslanoglu ve Rigas, 2012: 249). Cemaatin bünyesinde özellikle yaslı nüfusun varlıgı dikkat çekicidir. Diger yandan Fener (Rum) Lisesi, Zapyon Lisesi, Zografyon Lisesi; Yesilköy, Kadıköy, Büyükdere, Büyükada, Maraslı, Langa lk ve Orta Okulları; Galata ve Zapyon Anaokulu’nda okuyan ögrenci sayıları da dikkate alındıgında genç nüfus sayısının yaslı nüfusa oranla az oldugu 2 Kalitatif yöntem ve derinlemesine mülakat için bkz.: BOURDIEU, Pierre (éd.), “Comprendre”, in La Misère du Monde, Paris, Seuil, 1993. 3 Saha çalısmasında 18 kisi ile görüsüldügünden verilerin bütün stanbul Rumları’nın düsünce ve izlenimlerini yansıtmadıgı da belirtilmelidir. Ayrıca çalısma içerisinde derinlemesine mülakat yapılan kisilerin bazı özellikleri degistirilerek takma ad kullanılmıstır. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 303 görülmektedir. Bu dogrultuda söz konusu nüfusun stanbul içerisindeki dagılımını okulların bulundugu Kurtulus, Beyoglu, Galata, Feriköy, Tarabya, Ortaköy, Kadıköy, Yesilköy, Fener gibi semtlerde izlemek mümkündür. 1. TARHSEL SÜREÇ VE GÜNÜMÜZDE STANBUL RUMLARI’NIN TARH ALGISI Tarihsel sürecin ele alınması alan arastırmasının verilerini yorumlama ve konumlandırmaya yardımcı bir zemin teskil etmektedir. Böylece Osmanlı mparatorlugu’ndan günümüze azınlıklar, özellikle de Rumlar açısından önemli tarihsel dönemeçlere deginilerek Rumların bakıs açıları yansıtılmaya çalısılacaktır. Bu baglamda tarihsel dönemeçleri anlamlandırmada toplumsal bellek kavramının aydınlatıcı olacagını düsünüyoruz. Çünkü “toplumsal bellek, sosyal ve kültürel bir olgudur. Bu yapı hem sosyal boyutta, hem zaman boyutunda birlestirici ve baglayıcıdır. Bellek, geçmiste olusmus olayların zihinde yeniden canlandırılmasından ibaret degildir. Geçmisten çok içinde bulunulan anın dinamikleri tarafından belirlenen ve degisken bir süreçtir.” (Sever, 2002: 7). Maurice Halbwachs’ın “La Mémoire Collective” kitabında ileri sürdügü gibi toplumsal bellek degisen toplumsal kosullara baglı oldugundan, bu kavram bize yasanan sosyo-politik degisimi anlamak ve günümüz stanbul Rumları’nın anlatılarını anlamlandırmak ve yorumlamak imkânını sunmaktadır. (Sever, 2002: 7). Osmanlı mparatorlugu’nda “Millet” Sistemi Osmanlı mparatorlugu’ndaki “gayrimüslim nüfus, stanbul’un fethinden 1839 tarihli Gülhane Hatt-ı Hümayunu’na kadar ana hatları degismeden aynı rejime tabi” tutulmustur (Koçoglu, 2004: 11). “Millet sistemi” adı verilen bu yapıya göre, “Osmanlı mparatorlugu topraklarında yasayan toplulukların din veya mezheplerine göre sınıflandırılıp yönetilmesi ilkesi” temel alınmıstır Okutan, 2009: 32). Uygulamada “gayrimüslimler Osmanlı milletine, öncelikle kendi milletlerine ait bulundukları için aittirler.” (Stathis, 1999: 5). Sistemin isleyisinde “millet”4 in üyeleri “hükümetle olan iliskilerini millet basılar vasıtasıyla” saglamaktaydılar (Okutan, 2009: 32). Museviler, Ermeni ve Rumlar’dan olusan “milletler”in sayıları gitgide artmıstır. Fakat diger taraftan da artan nüfusa ragmen “milletler”e yönelik bazı kısıtlamaların varlıgı göze çarpmaktadır. Örnegin, “Müslümanların da yasadıgı yerlerde kilise dısına haç çıkaramazlar, yüksek sesle ayin yapamazlardı”. (Koçoglu, 2004: 13). Bunlara ek 4 Millet kelimesi Arapça “milla”dan gelmektedir. Michael Ursinus’un belirttigi üzere farklı anlamları da içermektedir: din, mezhep, ritüel; dini topluluk/ cemaat; millet (Anastassıadou, 2012: 6). AP günümüzde istanbul rumları olarak kinci Mesrutiyet öncesi ata binmeleri, evlerinin Müslümanların evlerinden yüksek olması yasaktı. “Devlet hizmetlerinde görev almaları mümkündü, fakat devlet baskanlıgı, ordu komutanlıgı veya hâkimlik gibi egemenlik ile ilgili üst kesimlere getirilmezlerdi.” (Koçoglu, 2004: 13). Ayrıca dıs görünüs olarak da “farklılıkları” söz konusu idi, örnegin sapka ve ayakkabıları Müslümanlardan farklı renkte olmak zorundaydı. Aybay’ın deyimiyle; “Osmanlı’da Müslüman olup olmamaya dayanan statü farklılıkları da tebaa içerisinde mevcuttur. (…) Gayri Müslim tebaa bir tür ikinci sınıf uyruk sayılmaktadır.” (Aybay, 1998: 37). Bu çerçevede görüsme yapılan kisilerden biri olan 33 yasındaki gazeteci Dimitri,5 “Osmanlı’da da öyle çok rahat, çok daha esit sartlarda yasamıyorlardı benim okudugum, okuduklarımdan gördügüm bildigim kadarı” diyerek bir tür ötekilestirmenin o yıllarda da varlıgına vurgu yaparken; 39 yasındaki müzisyen Nikolos6 ise, “bana göre bizim Osmanlı zamanında Rumlar’ın, azınlıkların açıkça sert bir sekilde slam’la bir problemimiz olmadı; bizim asıl problemimiz ulusalcılıkla (…) Sonrasında daha modern, daha demokratik bir devlet kuruldu tırnak içerisinde ama ne yazık ki bu sosyal yasamda en azından azınlıklara karsı aynı seyi söyleyemeyiz yani. Ulus devlet kurma çabaları içindeki azınlıkları parantez içerisinde ‘parazitleri’ temizleme olayı ne yazık ki burada da dünyanın büyük bölümünde oldugu gibi oldu” diyerek her ne kadar sahsen yasamamıs olsa da bazı tarihi olgulardan dolayı milliyetçilik öncesi Osmanlı sisteminin daha iyi isledigini düsünmektedir. Nikolos bu durumu, 19.yüzyıla damgasını vuran ulus-devlet insasının olumsuz sonuçlarına baglamaktadır. Özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gayrimüslim cemaatlerin kolektif örgütlü faaliyetler yoluyla özgül kimlik ve insa taleplerinin “açıkça ifade edilmesinin, Osmanlı mparatorlugu’nun gayrimüslim toplulukları arasında baslayan milliyetçilik ideolojisine baglı oldugu varsayılabilmektedir.” (Eksertzoglou, 2004: 4). Bu baglamda 1821 Yunan ayaklanmasından kısa bir süre sonra “Fener aristokrasisinin devlet katındaki gücü zayıflamakta” (Eksertzoglou, 2004: 26) ve Rum ‘milleti’nin yerini sonraları ‘millet-i sadıka’ olarak anılacak Ermeni ‘milleti’ne bıraktıgı görülmektedir.” (Akgönül, 2007: 42). Gayrimüslimler arasında Rumların giderek marjinallesmelerinin sebebini, “millet-i Rum içerisinde statükodan yana olan Fenerli elit ve Yunan Krallıgı’nın irredentist politiklarını destekleyenlerin” varlıgıyla açıklayan yazarlar da vardır 5 Dimitri (33, lise, gazeteci, yapımcı) ile stanbul’da yapılan görüsme. 6 Nikolos (39, üniversite, müzisyen) ile stanbul’da yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 305 (Benlisoy ve Benlisoy, 2001: 372). Ancak Tanzimat Reformu sonrası süreçte Rum cemaatinin eski gücünü yavas yavas kazandıgı söylenebilmektedir. Fakat “Balkan Savasları’nı (1912-1913) izleyen dönemde ‘her Müslüman Osmanlı’ya karsı birkaç düsman hazırdır söylemi’, ‘öteki’nin ‘Yunanlılar, Bulgarlar, Sırplar, Karadaglılar, Moskoflarla tanımlanan ‘dıs düsmanlar’ baglamında insasına zemin hazırlayacaktır.” (Üstel, 2001: 172). 1913 yılında ttihat ve Terakki yönetimi tüm gücü kendinde toplayabilmek adına ve “Anadolu’nun kendi hükümranlıgında kalmasını saglamak için Rum, Ermeni, Kürt, Kafkas, Çerkes ve Laz gibi grupların bu topraklar üzerinde haklarını bertaraf etmeye baslar. Rumlar’ın Yunanistan’a göç etmeleri, (…) Kürt, Kafkas, Çerkes ve Lazlar’ın Müslümanlar olarak birlikleri irdelenir ve öncelikle varlıklarını ‘tehdit eden gayrimüslimlere’ karsı birlesmeleri saglanır.” (Göçek, 2005: 65). Bu politikalar dogrultusunda “basıbozuk çeteler ve ordu eliyle yapılan saldırılarla yerel Hristiyanlara gözdagı verme” politikası devam eder Baskaya ve Çetinoglu, 2009: 261). 19. yüzyılda gündeme gelen iç ve dıs konjonktürdeki kırılmalarla, Osmanlı tebaasının bütününü vatandas statüsü altında kapsamaya çalısan Osmanlıcılık politikasında da degisimler olmustur. Yıldız’a göre, “1912-1913 Balkan Savasları’nda ugranılan agır yenilgiler sonucunda, Balkanlar’daki bütün gayrimüslim toplulukların imparatorluktan kopması ve imparatorlugun hemen bütünüyle bir Müslüman imparatorluk haline dönüsmesi, iktidardaki ttihatçıları, Ziya Gökalp’in formüle ettigi Türk ulusçulugunu resmi devlet politikası olarak benimsemeye” götürmüstür (Yıldız, 2001: 72-73). Türkçülügün etkinliginin ttihat ve Terakki Fırkası’nın iktidardaki yerini saglamlastırdıgı 1912 yılından sonra daha da arttıgını söylemek yanlıs olmayacaktır. Bu baglamda “imparatorluk dâhilinde Türklük ekseninde bir etnik homojenlik olusturulmasında iki çizgi ayırt edilebilir: Gayri Türk Müslümanlara yönelik Türklestirme politikası, zorunlu Türkçe ögretimi, dâhili tehcir (zorunlu iskân), mahalli isimlerin Türkçeleriyle degistirilmesi ve kamu alanında bu dillerin kullanımının yasaklanması gibi kolektif alt kimliklere dair isaretlerin ortadan kaldırılması, yani özümsemeye dayalı tedbirlerden olusmaktaydı. kinci çizgi Müslüman ve Türk olmayan azınlıklara dönüktü ve asimilasyonun zorlugu oranında siddete dayalı tedbirlere yaslanmaktaydı.” (Yıldız, 2001: 82). Cumhuriyet Dönemi Modern Türkiye’de milli kimligin insası sürecinde “Türk ulusal kimliginin ‘ötekilerini’ gruplamak mümkündür. Gayrimüslimler, yani Hıristiyan ve Musevi gruplar (…) ‘ötekiler’ grubunun içinde mparatorluk’tan beri yer almaktadır. Bu grupta bulunan Ermeniler, Rumlar ve Museviler, Lozan Antlasması’nda azınlık olarak kabul edilmislerdir.” (Kadıoglu, 2008: 36). Buna göre, “1923 yılında AP günümüzde istanbul rumları imzalanan Lozan Antlasması’na göre, (…) Dogu Kiliselerine ait olan Asurlular, Süryaniler ve Keldaniler azınlık7 olarak kabul edilmemistir.” (Bozarslan, 2005: 2). Ayrıca “gayrimüslimler dısındaki ikinci ‘ötekiler’ grubunu ise, dilleri ve ait oldukları dinsel mezhepleri nedeniyle Türk olmayan Müslümanlar olusturuyordu; Kürtler, Aleviler, Araplar, Çerkesler… gibi.” (Kadıoglu, 2008: 39). Ancak belirtmek gerekir ki “ Türkiye’de o zaman ve günümüzde de en önemli Müslüman azınlıgı olusturan Kürtler’in ve ayrıca Aleviler’in azınlık olarak tanınmaması bu antlasmanın en önemli kusurudur.” (Göçek, 2005: 66). Lozan Antlasması’nda yer alan yasal hükümler dogrultusunda, ‘azınlıklar’ “hukuken ve fiilen diger Türk vatandasları ile esit olacaklar ve aynı güvencelerden yararlanacaklardı.” (Yumul, 2005: 89). Lozan görüsmeleri devam ederken Türkiye ve Yunanistan arasında 30 Ocak 1923’te “ Türk- Yunan Nüfus Mübadelesi’ne iliskin Sözlesme ve Protokol8 imzalanmıstır.” (Akgönül, 2007: 48). Böylece “Türk topraklarında yerlesmis Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerlesmis Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden baslayarak zorunlu mübadelesine” karar verilmistir (Akgönül, 2007: 48). Ancak Batı Trakya’da oturan Müslümanlar ve stanbul’da oturan Rumlar bu uygulamanın dısında tutulmustur. Protokole göre, “stanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları oturdukları devletin vatandaslıgını almak suretiyle “établi” olarak yasadıkları yerde kalacaklardır.” (Akgönül, 2007: 49). stanbul Rumları dısında Gökçeada ve Bozcaada’da yasayan Rumlar da zorunlu mübadelenin dısında tutulmuslardır. Ancak Karamanlılar hiç Rumca bilmeyerek, aynı sekilde Yunanistan’dan gelenlerin bazıları ise hiç Türkçe bilmeyerek geldikleri ülkelerde bu sürece uyumda zorlanmıslardır. Çünkü görüldügü üzere mübadelede tek kıstas dini aidiyet olmustur. Tek parti iktidarının giderek köklestigi 1920’li yılların ikinci yarısı ve 1930’lu yıllara “Türklestirme politikaları”9 damgasını vurmustur. Bu durumda, Çaglar Keyder’in de ifadesiyle “Türk kimligi birlestirici bir unsur olmak yerine dıslayıcı bir unsur haline gelir ve devlet laiklik ilkesini benimsedigi halde Türk kimligine ilaveten Müslüman Sünni yapı toplum içinde etkin olur.” (Göçek, 2005: 66). Bu dogrultuda “Türklestirme” baglamında homojen bir kimlik yaratılmaya çalısıldıgı gözlemlenmektedir. Türklerin Türk vatandasları 7(…) “azınlık” kavramı, (Lozan Antlasması metninde) “gayrimüslim azınlıklar” ile sınırlı tutulmus, metin içinde azınlıklara tanınan haklardan yalnızca Rum, Ermeni ve Musevi vatandasların yararlanabilecegi kabul görmüstür. Buna baglantılı olarak, Cumhuriyet’in kurucu anlasması kapsamında, geleneksel millet sistemi mirası takip edilerek etnik köken, dil ya da mezhepsel farklılıklara bakılmaksızın, Türk-Müslüman nüfus hayali bir ulusal bütünlük altında toplanmıstır.” (Soner, 2009: 368). 8 lgili Protokol için bkz: http://www.lozanmubadilleri.org.tr/anlasma. 9 Detaylı bilgi için bkz.: OKUTAN, M. Çagatay, Tek Parti Dönemi Azınlık Politikaları, stanbul, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2009 . Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 307 arasındaki ayrıcalıklı konumunu inceleyen Soner Çagaptay tek parti iktidarı döneminde ayrımcılık yaratan kanuni düzenlemelerin altını çizmektedir. Yazara göre söz konusu dönemde izcilikten vergi indirimine, gazete ve dergi yayıncılıgından cemiyet ve dernek kurma hakkına kadar birçok alanda Türklere ayrıcalıklar tanınmaktadır. Sonuç itibarıyla Çagaptay 1930’larda Türklügün tanımını belirleyen faktörlerin Osmanlı millet sisteminin izlerini tasıyan vatan, dini aidiyet, tarihsel geçmis ve etnisite kavramları oldugunu belirtmektedir (Çagaptay, 2003: 183). Aynı dönemde gündeme gelen “Vatandas Türkçe Konus!” kampanyası, basında “azınlıklardan ülke kaynaklarını ‘sömüren’ unsurlar” seklinde bahsedilmesi ve Mahmut Esat Bozkurt’un “azınlıkların da, Türk olmadıklarına göre, (…) ‘köle’ olmaktan baska sansları yoktur”,10 gibi demeçleri pratikte ve hukuki düzenlemelerde gayrimüslimlerin “öteki” olarak görüldüklerini ortaya koymaktadır (Okutan, 2009: 217). Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı (1941) ve Varlık Vergisi (1942) 1934’teki skân Kanunu, Yahudilerin yasadıgı Trakya Olayları, görüsme yaptıgımız Stefan’ın11 “babam o dönemde dört kere askere gitti” demeçlerinde oldugu gibi birkaç kez ve aniden askere alınarak tüm gayrimüslimlere kinci Dünya Savası sartlarında korku salan Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı döneme damgasını vuran “deneyimler” olarak stanbul Rumları’nın hafızasında yerlerini almıstır. Ancak 1940’lı yıllarda Türkiye’de yasayan gayrimüslimlere korku yasatan olaylar Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı ile sınırlı kalmayacaktır. Vergi mükelleflerinin “Müslüman, Gayrimüslim, dönmeler ve ecnebiler” seklinde kategorize edildigi (Akgönül, 2007: 120), on bes gün gibi kısa bir sürede “gayrimüslimlerin Müslümanların on, dönmelerin ise iki katı vergi ödemelerini öngören” Varlık Vergisi12 o dönemi yasayan Rumlar’ın da içinde oldugu azınlıkların sahip oldukları her seyin neredeyse ellerinden gitmesine yol açmıstır (Yumul, 2005: 88). Servete göre ödenecek olan bu vergiler dönemin stanbul Deftardarı Faik Ökte’nin daha sonra anlattıgı üzere keyfi uygulamalarla alınmıstır. Varlık Vergisi’nin izleri çocuk yasta olmasına ragmen hafızasında yer eden 73 yasındaki Haris,13 “evde babamı hasta yatagından silteyle odanın ortasına yere indirdiler, yatagı ve de oyuncak atımı haczettiler” sözleriyle bu olayı nasıl yasadıklarını aktarmaktadır. Varlık vergisi hakkında, Sükrü Saraçoglu’nun CHP grup toplantısında yaptıgı konusmada “(…) piyasamıza egemen olan yabancıları böylece kaldıracak; Türk piyasasını Türklere verecegiz” 10 Detaylı bilgi için: Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un Ödemis Nutku, Hâkimiyet-i Milliye, 19 Eylül 1930’dan nakleden Bali, Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türklestirme Serüveni (1923-1945), stanbul, letisim Yayınları, 1999, s. 238. 11 Stefan (69, ortaokul, kasap) ile stanbul’da yapılan görüsme. 12 Detaylı bilgi için: AKTAR, Ayhan, Varlık Vergisi ve “Türklestirme” Politikaları, stanbul, letisim Yayınları, 2000. 13 Haris (73, lise, gazeteci) ile stanbul’da yapılan görüsme. AP günümüzde istanbul rumları seklindeki ifadeleri (Yumul, 2005: 88) ve uygulamayı “babam zengindi, evlendigi zaman Varlık Vergisi geldi. Kursun ve tel imalathanesinin hepsi de elinden gitti ve kısa süre sonra babam hastalandı” seklinde anlatan Stefan’ın sözleri de bunu dogrulamaktadır. Aktar’ın “Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan ‘Türklestirme’ politikaları ile baslayan süreç içinde, Varlık Vergisi uygulaması gerçekten bir ‘kırılma’ noktasıdır. (…) O güne kadar varlıgı hissedilen azınlık karsıtı politikaların bir gün degisecegine inanan kisilerin, tüm inançları yıkılmıstır” ifadesi dönemi özetlemektedir (Aktar, 2000: 207). 6-7 Eylül Olayları (1955) Varlık Vergisi uygulamaları sonucuna bakıldıgında pozitif degisimin olacagına dair inançları yıkılsa da durumlarının bir gün düzelecegine dair küçük bir umutları olsa gerek ki tüm mal varlıgını yitirenlerin bir kısmı hariç kitlelerin yurdu terk ettigi gözlenmemistir. kinci Dünya Savası’nın sona erisiyle düzelmeye baslayan ekonomi, çok partili hayata geri dönüs, yeni parti arayısları ile yeniden umutları artan gayrimüslimler 1955 yılında Kıbrıs Olayları’nın etkisiyle patlak veren, “pogrom” olarak da nitelendirilebilecek bir olayla karsı karsıya kalmıslardır (Bozarslan, 2005: 13). Gayrimüslimler “Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldıgı haberleri” ile alevlenen ve es zamanlı olarak stanbul basta olmak üzere birçok yerde patlak veren 6-7 Eylül Olaylarında ne oldugunu basta anlayamamıslardır (Koçoglu, 2004: 26). Birçok maddi ve manevi zararın yasandıgı o günleri 72 yasında bir ev kadını olan Helen,14 “ben on bes yasındaydım, kırık-dökük sesleri duyduk tabii her tarafta. Camlar kırılıyor, çok gürültü vardı. Korkmustuk tabii. Bizim evin önüne gelmeye basladılar… Yakında karakol vardı, tanıyorlardı bizi… O komiser bizi kurtardı, kapımızı kırıp içeriye de girebilirlerdi. Ertesi gün okula giderken sokakta bezler, kumaslar… Yani böyle yürüyordum. Bütün dükkânlar gitmisti yani. Öyle bir yıkım gördüm.” sözleriyle ifade etmektedir. Yıkımın boyutunu anlatırken aradan geçen onca seneye ragmen 65 yasındaki ögretmen Niko ’nun15 ilk kelimesi “korkunç” oluyor: “Korkunç bir geceydi. Yani benim o çocuk aklımla da olsa hatırlıyorum. Topluca bütün ev, en üst katta bir balkon vardı, oraya çıktık. Bütün komsular orada toplandık, korkudan bütün ısıkları söndürdük. Bir de Türk bayragı asmıslardı. Fakat biz sonradan ögrendik ısıkları açık bırakmak lazımdı, yani 14 Helen (72, lise, ev kadını) ile stanbul’da yapılan görüsme. 15 Niko (65, üniversite, ögretmen, Rum cemaat vakfı ve dernegi üyesi) ile stanbul’da yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 309 ısıkları söndürülen evlerin Rum evi oldugu anlasılıyordu, hâlbuki ısık açık olan evleri pek kırmıyorlardı. Birkaç cam kırıp gittiler. Ancak bizim arkamızda halen bulunan bir kilise vardı, onun kubbesi kursundu. Kiliseyi yaktılar ve mangal gibi kilisenin yandıgını görüyorduk.” Yine dönemin yasayan diger bir tanıklarından Haris; ötekilestirmenin tam da zaten burada devreye girdigini belirtirken, bazılarının tanıdıgı Rum’u korudugunu, ama yine tanımadıgını “öteki” gibi görüp düsmanlastırdıgını, mesela kendi apartman görevlilerinin Türk bayragı asarak onu ve ailesini evlerinde saklayıp sonrasında baska mahalledeki gayrimüslimlerin evine sopayla saldırmaya gittigini hatırlıyor. O dönemi yasayan kisilerden dinledigimiz bu olayın aslında dıs politika sorunlarının iç politikada araçsallastırılmasının bir sonucu oldugunu söylemek mümkündür. Kıbrıs sorunu baglamında genelde gayrimüslimlere yönelik olsa da özellikle “günah keçisi” ilan edilen Rum nüfusun siddete ve baskıya maruz kaldıgını gözlemliyoruz. Yunan Uyrukluların Sınır Dısı Edilmesi (1964) ve Vakıflar Sorunu Yukarıda kısaca deginilmeye çalısılan tüm bu kötü tecrübelere ragmen Rumlar’ın Türkiye’yi, kitlesel bir biçimde terk etmedikleri görülmektedir (Akgönül, 2007: 223).16 Fakat 1964 yılında Yunan uyrukluların çesitli sebepler ileri sürülerek kısa sürede Türkiye’den gönderilmesi 1955’te tekrardan sönen umutların tamamen yok olusuna yol açmıstır. Yorgo17 bu durumu, kadınların boynuna taktıkları kolyenin düsüp dagılmasına benzeterek, stanbul’da yasayan Yunan vatandaslarının 48 saat gibi bir sürede toplanarak gitmek zorunda kalmalarıyla Türkiye’de evlendikleri Rum asıllı Türk vatandaslarından olusan ailelerinin parçalanmasına yol açtıgına ve bu ani kararın Türkiye’de yasayan 30 bini askın Rum’u etkiledigine dikkat çekmektedir (Yumul, 2005: 92). Söz konusu düzenlemeden kısa bir süre sonra 1970’li yılların ilk yarısında ise Vakıflar Sorunu olarak bilinen ve kökleri olayın ortaya çıktıgı tarihten çok daha öncesine dayandırılabilecek, çözümü için yakın zamanda olumlu adımlar atılan mesele ortaya çıkmıstır. Osmanlı mparatorlugu’nun son döneminde 16 “1960’ta, yani 6/7 Eylül olaylarından bes sene sonra, 65.539 kisi anadilinin Rumca oldugunu belirtiyordu. Ancak aynı zamanda, anadilinin Türkçe oldugunu söyleyen kisilerden 81.849’u Rumca bildigini beyan etmekteydi. 1960 yılında Ortodoksların sayısına baktıgımızda ise bu sayının 106.612 oldugunu görmekteyiz. Baska bir deyisle Ortodoksların sayısı 1955 yılına kıyasla % 18,70 oranında artmıstır. Neredeyse herkes tarafından kabul gören inancın aksine, Türkiye Rumları ülkeden 6/7 Eylül 1955 olaylarının ardından ayrılmamıstır. Türkiye’deki Rum azınlıgın bugün neredeyse tamamen tükenmis olması bu olayların kısa ya da orta vadede bir sonucu degil; uzun vadede görülecek bir sonucudur.” (1960 yılına dair kaynak: 23 Ekim 1960 Genel Nüfus Sayımı, stanbul: Devlet statistik Genel Müdürlügü, tarihsiz). 17 Yorgo (63), lise, pazarlamadan emekli, turizmle ugrasıyor) ile stanbul’da yapılan görüsme. AP günümüzde istanbul rumları gayrimüslim cemaatlere ait tasınmazlar kayda geçirilirken “Osmanlı hukuk sisteminde tüzel kisilik olmadıgı için, gayrimüslim kurulusların tasınmaz malları, ya hayali kisiler adına yazılmıs veya herkesin tanıdıgı, cemaatten güvenilir kisiler adına kayıtlara geçirilmistir.” (Koçoglu, 2004: 32). 1935 yılında çıkarılan Vakıflar Kanunu’nun ilgili 44. maddesi uyarınca vakıfların mal varlıkları istenmis ve “gayrimüslimlerin kilise, havra, okul gibi kurulusları da, amaçlarını ortaya koyan herhangi bir vakıf senedi bulunmamasına ragmen vakıf statüsüne konmustur.” (Koçoglu, 2004: 32). 1970 yılına gelindiginde ise “36 Beyannamesi” olarak adlandırılan 1935 yılındaki Vakıflar Kanunu dogrultusunda 1936 yılında mal ve mülklerin beyannamesinin yorumlanma sekli sorun olmustur. 1974 yılında “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ‘Türk olmayanların meydana getirdigi tüzelkisiler’ olarak tanımladıgı cemaat vakıflarının bagıs, vasiyet gibi yollar da dâhil olmak üzere mal edinimlerinin yolu kapatılmıs olmakla kalmadı, aynı zamanda 1936’dan itibaren elde ettikleri gayrimenkuller de ellerinden alınmaya baslandı.” (Yumul, 2005: 92). Bu durum Yargıtay tarafından “1936 beyannamelerini vakıfname olarak sayarak, sadece birer tasınmaz listesi olmaları nedeniyle ‘gelecekte mal iktisap edebilir’ kaydının olmaması yönünde temellendirmistir.” (Akgönül, 2007: 319). Uzun yıllar devam eden bu sorunun çözümü için 2003 yılında Avrupa Birligi’ne üyelik sürecinde hazırlanan dördüncü uyum paketinde “gayrimüslim vakıflarının gayrimenkul edinmeleri, Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlügü (VGM) iznine baglanarak kolaylastırılmıstır” hükmüyle olumlu bir adım atılmıstır (Oran, 2004: 99). Görüsme yaptıgımız kisilerden Rum cemaatine ait bir vakıfta yer alan Niko vakıflar sorunun çözümü için en belirgin büyük degisiklikler yapan kanunun 2008 yılında yayınlanmasıyla vakıfların nefes aldıgını belirtmektedir. Yine son dönemde çıkartılan yasalarla gayrimenkullerin faydalı olanların ve bos olup yıkıntı haline gelenlerin tamir edilip kullanma hakkının dogdugunu, vakıflar arası bir yardımlasma olabildigini; ama eskiye göre yol alınmakla birlikte hala pürüzlerin oldugunu da eklemektedir. Haris ise “son yıllarda azınlıklara yeni darbeler vurulmadı, ama eski darbelerin kanamaları devam ediyor” sözleriyle bunca yıldan sonra malların iade edilmesinin olumlu bir adım oldugunu, ama bu hususta verilen maddi zararın tazmininin çok zor oldugunu ifade etmektedir. Gerçekten de kamuoyunda tartısmalara yol açan 2002, 2003 ve 2008 yıllarındaki konu hakkındaki yasal degisiklikler görüstügümüz kisilerin de belirttigi gibi vakıflara eskiye oranla görünüste bazı ek haklar getirmektedir. 2002 yı¬lında 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nun 1. maddesine eklenen fıkralarla yapılan degisiklikle, Cemaat vakıflarının vakfiyeleri olup olmadıgına bakılmaksızın, Bakanlar Kurulu’nun izniyle dini, hayri, sosyal, egitsel, sıhhi ve Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 311 kültürel alanlardaki ihtiyaçlarını karsılamak üzere tasınmaz mal edinebilmelerine ve tasınmaz malları üzerinde tasarrufta buluna¬bilmelerine olanak saglanmıstır. 2003 yılında yapılan ikinci yasal düzenleme ile de azınlık vakıf¬larının mal edinebilmelerinde Bakanlar Kurulu yerine Vakıflar Genel Müdürlügü’nün izninin yeterli olacagı hükmü getirilmistir. 2008 yılında kabul edilip yürürlüge giren 5737 sayılı yeni Vakıflar Kanunu’nun 12. maddesiyle yapılan düzenlemeyle ise önceki hüküm¬lerden farklı olarak, cemaat vakıflarına herhangi bir makamdan izin almaksızın ve vakıf amacıyla öngörülen hizmetleri gerçeklestirme ko¬sulu aramaksızın mal edinme olanagı saglanmıstır.” (Çagatay, 2011: 92). Avrupa Birligi Süreci’nde Azınlık Politikaları Konumuzla ilgili gelismeleri anlamak açısından özellikle 2000’li yıllardan itibaren Avrupa Birligi(AB)’ne uyum süreci de degerlendirme açısından önem tasımaktadır. 1995 yılındaki “Ulusal Azınlıkların Korunmasına liskin Çerçeve Sözlesme”de “toplulugun kendi kimligini korumak ve gelistirmek için kendi kurumlarını olusturmak yoluyla…” hükmü etnik kimligin korunmasına verilen önemi göstermektedir (Çavusoglu, 2005: 190). Diger yandan 1999 Depremi sonrası Yunanistan- Türkiye arasındaki birbirlerine destekten dogan yakınlasma, “Atina’daki Türk Büyükelçiligi’nde verilen Cumhuriyet resepsiyonuna ilk kez 2006’da Yunan dısisleri bakanının katılması,” AB sürecinde Yunanistan’ın Türkiye’yi destekleyisi, medyadaki söylemin “dayan komsu” olması ve “Yunanistan’ın ‘öteki’ olmaktan çıkıp ‘biz’e dönmesi” de yine 2000’li yıllardaki olumlu yöndeki gelismeleri isaret etmektedir (Tunç, 2010: 212-213). Görüsme yaptıgımız kisilerden Elefteria18 da o süreci su sözlerle dile getirmektedir: “Özellikle bu 1999 depreminin çok önemli oldugunu düsünüyorum, çünkü o depremde – daha sonra Yunanistan’da da deprem olmustu- Türkiye’ye ilk yardım eden ülkelerden biri Yunanistan’dı. Ve o zamanlar Türkiye- Yunanistan arası sıcak iliskiler olusmaya basladı.” Azınlıklar konusunda AB süreci ve dönemin genel konjontürünün etkisiyle son yıllarda gündeme gelen degisimi anlamak için anayasal vatandaslık kavramı önem tasımaktadır. Buna göre “anayasal vatandaslık, bireyin siyasi-hukuki statüsünü kültürel kimliginden bagımsız kurarak, Türk vatandaslık uygulamalarının özünde var olan ikililige son verebilecek bir kavram niteligindedir. Bir baska ifadeyle, vatandas hak ve yükümlülüklerinin, bireyin etno-kültürel kimliginden tamamen bagımsız, hukukun tarafsızlıgı üzerinden tanımlandıgı kapsayıcı yaklasım ve uygulamalar, vatandaslar arasında türdeslige gitmeden siyasi-hukuki zeminde bir bütünlük saglayabilecektir. (…) Kültürel 18 Elefteria (25, yüksek lisans ögrencisi) ile stanbul’da yapılan görüsme. AP günümüzde istanbul rumları kimliklerde farklılasan toplumsal gruplar, ortak anayasal statü üzerinden bütünlestirilerek tam anlamıyla siyasal bir ulus kategorisi yaratılması mümkün olacaktır.” (Soner, 2009: 384). Yani baska bir ifade ile denilebilir ki Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri “ millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müsterek olan, yani aynı terbiyeyi almıs fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur” (Gökalp, 1999: 22) düsüncesinin hâkim oldugu ortak kültür birligi algısı bir dönüsüm içine girmistir. Ve “Türk vatandaslık politikaları, Cumhuriyet’in geleneksel parametrelerini terk ederek, gayrimüslim vatandasların Türk-Müslüman vatandaslarla aynı çerçevede muamele göreceklerine dair isaretler vermeye baslamıstır.” (Soner, 2009: 387). Bu duruma daha önce de degindigimiz “gayrimüslim azınlıkların kilise ve vakıflarına ait binaları onarmak için devletten izin almalarının gerekmedigine dair resmi bir bildirimin yapılması” da bir örnektir (Soner, 2009: 387). Özellikle 2008 yılında çıkartılan 5737 sayılı Vakıflar Kanunu19 ile olumlu yönde adımların atılmaya devam edildigi gözlemlenmektedir. Akgönül ise “Osmanlı Devleti’nde ve Müslüman gelenekte daha çok dini kurumlar olarak görülen vakıflar” konusunda bu algının asılarak atılan adımların daha kalıcı olması gerektigini belirtiyor (2008: 160). Vakıflar sorunu dısında “Avrupa Konseyi bünyesinde (…) yerel dilde egitim, radyo-TV ve basında (yerel dillerin) özgürce kullanılması gibi genis hak ve özgürlükler de getirilmistir.” Görüstügümüz kisilerden gazeteci olan ve bu gibi konulara kafa yordugunu söyleyen Dimitri’nin de belirttigi “bir kere en önemlisi insan hakları, hukuk devleti olabilme durumu, daha dısarıya dönük demokrasi ve devlet yapısı içinde olmak… Böyle bir yapıyı kazanmak açısından bence Avrupa Birligi önemli” ifadesi önem kazanmaktadır. Nikolos söz konusu olumlu gelismeleri AB’inden ziyade hükümetin politikalarına baglasa da son yıllarda azınlıklar konusunda atılan adımları olumlu görmektedir. “Avrupa Birligi’nin etkisinin degil, bence ne kadar garip görünecekse de bu tamamen devletin tutumudur. Cumhuriyet’in kurulusundan bugüne kadar bildigim kadarıyla gayrimüslimler kendilerini o kadar rahat – tamam belki o kadar mükemmel degil- hissetmediler yani.” Ancak yine de tüm engellerin kalkmadıgını stanbul Barosu nsan Hakları Yürütme Kurulu üyeligi ve Azınlık Hakları Çalısma Grubu sözcülügü yapmıs olan Fethiye Çetin, “uluslararası standartlar ve AB kriterleri benimsense bile, egemen toplumun hafızasında yasattıgı ve içinde barındırdıgı ayrımcı, dıslayıcı (…) önyargılardan kurtulması, zaman alacak gibi görünüyor” 19 5737 sayılı Vakıflar Kanunu için bkz : http://www.vgm.gov.tr/icerikdetay.aspx?Id=62. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 313 seklinde ifade etmektir (Çetin, 2001). 2. STANBUL RUMLARI: “ÖTEK” M DEGL M? Bir önceki bölümde ele alındıgı üzere, “cumhuriyet tarihi boyunca azınlık politikaları çeliskili gözükse de azınlık/ çogunluk iliskileri söz konusu oldugunda ikili bir tutum içine girilmis” ve “hem dıslama hem silmeye çalısma diyalektigi nedeniyle, ne zaman Türkiye’de toplumsal bir kriz meydana gelse, ya da azınlıkların baglı oldukları ülkelerden biriyle bir anlasmazlık yasansa bu vakalar ‘çogunluk’ ve ‘azınlıklar’ arasında gerginlikler dogmasına sebep olmustur.” (Akgönül, 2011: 140-141). Akgönül’ün yukarıdaki tespitlerinden hareketle bu bölümde vatandaslık, egitim, insanları birlestirici-ayırıcı unsurlar, toplumsal cinsiyet, ötekilestirilme, aidiyet duygusu, önyargılar, karma evlilik gibi konular dogrultusunda Rumlar’ın kendilerini yasadıkları deneyimler üzerinden nasıl konumlandırdıgı ve söz konusu pratikleri nasıl algıladıkları kendi deneyim ve anlatılarından yararlanılarak ele alınacaktır. Vatandaslık Kavramı ve Algısı “Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında devletin, ulusun ve ulus-devletin insasında en önemli unsurlardan birisi hiç süphesiz vatandaslık kurumu olmustur. (…) Bu süreç içinde, bir ulus yaratma amacıyla iç içe girmis modernite projesi çerçevesinde vatandaslıgın kendisi de insa edilmistir.” (Keyman ve çduyu, 1998:175). Bahsedilen “vatandaslık kavramı içinde milliyet ve milliyetçi kimlik arasındaki bag ve millet insası konuları ön plana çıkmıstır. (…) Bu kavramsallastırmanın temelinde ulusal kimlik, benzersiz, degismez ve tarihle iliskisi olan bir kimlik olarak tasarlanmıs, son kertede de bu kimlik Türklük olarak tanımlanan tekil bir kültür üzerine ve diger olası “ikincilleri”20 temsil eden unsurların, kamusal alanın dısına itilmesi süreci yasanmıstır.” (Keyman ve çduyu, 1998:176). Örnegin; 1965 yılına kadar yürürlükte olan 1926 yılındaki 788 sayılı Memurin Kanunu’nda da memur olabilmek için vatandaslık degil, etnik olarak Türk olma sartının aranması durumu farklı etnik kökenden olanların kamusal alan dısına itilmesinin bir göstergesidir. Bu durum 1965’teki yasanın yeniden düzenlenmesiyle “Türk vatandası olmak” seklinde yer alsa da kafalara görünmeyen yasalarla öylesine kazınmıstır ki görüstügümüz kisilerden Nemo,21 “çocukluk hayalim pilot olmaktı(…) ama anladım ki bu hiçbir zaman söz 20 Burada kullanım olarak; “birinciller” çogunluk olan Türk etnik kökenli ve Müslüman-Sünni olan kisiler iken “ikinciller”i azınlıklar ve gayri-müslim kisiler olusturmaktadır. 21 Nemo (25, üniversite ögrencisi, çevirmen, rehber, cemaat vakıflarında görevli) ile stanbul’da yapılan görüsme. AP günümüzde istanbul rumları konusu degil” seklinde ifade etmektedir. Görüsülen kisilerin çogu vatandas olarak kendilerini “Rum asıllı Türk/Türkiye Cumhuriyeti vatandası” olarak nitelendirirken, “vatandaslıgın kendilerine yasanılan ülkeye vatandaslık bagı ile baglı olup; ortak dili, kültürü, üzüntüleri, sevinçleri paylasmayı” çagrıstırdıgını belirtmektedirler. Sadece 69 yasında, ortaokul mezunu bir kasap olan Stefan kendisini dogrudan Türk olarak nitelendirmektedir: “ben Türk’üm, çünkü Türkiye’de yasayan herkes Türk” sözleriyle Anayasa’nın 66.maddesindeki “Türk devletine vatandaslık bagı ile baglı olan herkes Türk’tür” ifadesinin pratikte de böyle oldugunu ve kendisini bu sekilde konumlandırdıgını belirtmektedir. Ancak görüsme yapılan kisilerin geri kalanı buradaki kapsayıcı ifadenin uygulamada farklı oldugunu, yani anayasal anlamda belirtildigi üzere vatandaslık itibariyle herkes Türk anlamı çıksa da pratikte vatandaslıgın etnik kökene vurgu tınıları tasıdıgını ifade etmektedirler. Etnik kökene bir vurgu oldugunun düsünülmesinde bir önceki bölümde de deginilen pratikteki uygulamaların yanı sıra çogunlugun Türk-Müslüman olması ve bu çogunluk ile vatandaslıgın tek bir anlammıs gibi bir durumun ortaya çıkmasından kaynaklandıgı düsünülmektedir. Yegen’e göre; “Türk vatandaslıgına gösterilen Türklügün etnik mahiyetine dair kanıya göre, Türklük, Türk soyundan olanlar ve olmayanlar ayrımı yapılmaksızın, bütün Türk vatandaslarına atfedilen yasal-siyasi bir statüdür ve gerçek ya da farz edilen bir etnik soyla ilgisi yoktur.” (2002: 205). Öte yandan, “Türk vatandaslıgıyla Türklügün bir ve aynı sey olmadıgını ya da devletin Türk vatandaslıgından anladıgının bazı durumlarda Türklükten ‘daha az’ bir sey oldugunu gösteren ayrımcı pratikleri görmek mümkündür.” (Yegen, 2002: 205). Vatandaslık kavramı aynı zamanda haklar ve ödevleri de içeren bir statüdür. Vatandaslıgı daha ziyade “kanunlara itaat, askerlik yapmak ve vergi vermek” gibi vatandaslık ödevleri üzerinden tanımlayanlar oldugu gibi (Üstel, 2004:320), bu konuda hakları ön planda tutanlar da söz konusudur. Mesela bu konuda görüstügümüz kisilerden Elefteria, “ben bir Türk vatandasıyım. Bu ne demek oluyor? Türkiye Cumhuriyeti’ne karsı bazı sorumluluklarım var, görevlerim var. Bunlar ne oluyor? Türkiye Cumhuriyeti’nin lehine davranıslar sergilemek, vergi ödemek en önemlisi” seklinde açıklarken “(…) aile, okul, is ortamı gibi mecralardan geçerek yasadıgı toplumsallasma sürecinde vatandaslıgın ögretilen ve ögrenilen bir rol” oldugunu ortaya koymaktadır (Caymaz, 2008: 4). Ancak kendini bir dünya vatandası olarak konumlandıran Helena22 hakların ödevlerden önce geldigini yasama hakkından yola çıkarak ifade etmektedir. Diger yandan Adonis23 ise “vatandaslık bana bu vatanın evlatları oldugumuzu çagrıstırıyor” derken “ ‘makbul yurttas’ın 22 Helena (22, üniversite ögrencisi) ile stanbul’da yapılan görüsme. 23 Adonis (32, lise, kasap) ile stanbul’da yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 315 ‘sivil” degil, ama ‘militan’ oldugunu” göstermektedir (Üstel, 2004: 323). Aslında tüm bunlar genelde vatandaslıgın insanlara öncelikle sorumlulukları çagrıstırdıgını, aynı zamanda toplumsallasma sürecinde “makbul vatandas” ın olusturulmasında egitimin de rolünün oldugunu bir kez daha bizlere göstermektedir (Üstel, 2001:177). Konuyla ilgili Caymaz’ın “Türkiye’de Vatandaslık: Resmi deoloji ve Yansımaları” adlı çalısmasında yer alan saha çalısması verileri de vatandaslık algısının genellikle “fedakâr vatandas” kavramı üzerine yogunlastıgını göstermektedir. Bu baglamda “fedakâr vatandas; bireysel olarak girisimde bulunmayan, zaman zaman aktif görünse de genelde dıssal faktörler tarafından harekete geçirilen, vatanın, milletin ve devletin vatandasıdır. Milli degerler ve çıkarlar, vatan hizmeti gibi cemaatsel ülküleri benimseyen, devlet karsısında onaylayıcı ve olumlayıcı bir tavır takınan insan tipi; militan vatandas” olarak karsımıza çıkarken (2008: 110); Helena’nın cümlelerinde yer bulan sivil vatandas kavramı, “kendi için vatandas; bireysel düzeyde hak ve özgürlüklerini bilinçli bir sekilde kullanmaya çalısan, gerekirse hakkını aramaktan çekinmeyen, vatandaslık konusunda daha ziyade yasadıgı yere baglılıgı önemseyen (buna kentlilik bilinci de denilebilir), sadece devlete degil topluma karsı da sorumluluk hissiyle vatandaslık görevlerini yerine getirmeye çalısan vatandas tipi” anlamına gelmektedir (Caymaz, 2008: 110). Egitimin Vatandas Yetistirmedeki Rolü Her ne kadar her birimiz çocukluk çaglarından itibaren bir egitim ve ögrenme sürecinin bizzat yasayanları olsak da burada toplum içinde içsellestirilen egitimden ziyade okullarda verilen egitim olgusu ele alınmaktadır. Milli tarihin yeniden insa edilisi ile vatandaslara aktarımında milli egitimin önemli bir rol üstlendigini belirten Caymaz’a göre; yöneticiler tarafından araçsallastırılan resmi tarih anlayısı, sık sık abartılı bir biçimde Türklügün yüceltilmesiyle bir arada sunularak taraflı bir biçimlendirme islevinin temel kaldıracı olmaktadır (2008: 22). Gerçekten de Nemo’nun, “özellikle tarih derslerinin taraflı oldugunu düsünüyorum. Milli Güvenlik dersi yapıyorduk kitaba bakıyordum da bizimle arkadas olmayan ya da Rum’u falan tanımayan birisi paranoyak olurdu, herkesi düsman gibi görürdü” diyerek müfredatta abartılı ve ötekilestirici bir anlatım oldugunu vurgulamaktadır. Görüsülen kisilerden 65 yasında, ortaokul mezunu Stefan ve 70 yasında meslegini severek yaptıgı her halinden belli olan pastane isletmecisi AP günümüzde istanbul rumları Kostas24 hariç herkes verilen egitimin abartılı, taraflı ve milliyetçi oldugunu belirtmektedirler. Stefan ve Kostas’ın bu konuda diger kisilerden farklı sekilde düsünmeleri hususunda belki de egitim sürelerinin daha kısa sürmesi kaynaklı ortak bir nokta bulunmaktadır. Bu konuda görüstügümüz kisilerden 29 yasında, üniversite mezunu Adonia’nın25 “çocukken daha çok ikilem durumu olusuyor (…) büyüdükçe daha çok sorgulayıp yanlıslar fark ediliyor” yönündeki anlatımında da farklılıgın cevabını bulmak mümkün görünmektedir. Görüldügü üzere küçük yaslardan itibaren gerek egitim, gerekse farklı yollarla insan benliginde çesitli ikilemlerle insa edilmeye çalısılan ötekilestirme duygusunun devlet ve toplum eksenli baska yüzlerle hayatımıza nüfuz etmeye çalıstıgı sonucuna varmak mümkün görünmektedir. Ayırıcı/Birlestirici Unsurlar Çerçevesinde Devlet ve Toplum Eksenli Olarak Kendisini “Öteki” Hissetme(me) Hali Görüsme yapılan kisilerin neredeyse tamamı kendilerini bir sekilde “öteki”26 olarak hissettiklerini; ama bunun toplumun tamamına mal edilemeyecegini belirtmektedirler. Kendilerini dogrudan “öteki” olarak hissetmediklerini söyleyen Helen, Stefan ve Kostas ise mensubu oldukları gayrimüslim cemaat nezdinde negatif anlamda bazı ayrımcılıkların oldugunu da eklemektedirler. Yani aslında bir sekilde kendilerini “öteki” olarak hissetmektedirler. Örnegin, yılın büyük kısmını yurtdısında geçiren Helen’in “orada bana hiç kimse bir sey söyleyemez ne Hırıstiyanlık ve ne de kimligim ile ilgili olarak” demektedir. Yurt dısında etnik/dini kimligiyle ilgili bir sorunla karsılasırsa geregini yapacagını, yani tepki verecegini belirten Helen benzer bir durum Türkiye’de olursa tepkisiz kalacagını ifade etmektedir. nsanları ayırıcı unsurlar konusunda verilen cevapların basında din gelmektedir. Bunu etnik köken, önyargılar ve milliyetçilik izlemektedir. Dinin ayırıcı bir unsur olarak görüldügü toplumsal pratiklere ve günlük dile yansıdıgı yapılan mülakatlardan anlasılmaktadır. Dimitri’nin “komutanımın benim hakkımda ‘gâvur piçiydi’ dedigini ben duydum. (…) Ama diger yandan beni koruyan komutanlarım da vardı” sözleri herkes için bir genelleme yapılamayacagını ortaya koymaktadır. Ayırıcı unsur olarak ifade edilen dinin nüfus kagıdında yer almasına ise ortak kanıyı yansıtan en çarpıcı yanıt Dimitri’den, 24 Kostas (70, ortaokul, pastacı/ pastane isletmecisi) ile stanbul’da yapılan görüsme. 25 Adonia (29, yüksek lisans ögrencisi, çevirmen, rehber) ile stanbul’da yapılan görüsme. 26 Burada “öteki” ifadesi, yerli yani yerlesik olanın kendisini yabancı olarak algılaması anlamında kullanılmıstır. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 317 “askeriyede mesela ben orada kimligimi uzattıgım zaman herkesin gözünün önünde Hristiyan yazısı vardı ve kafadan direkt öyle ayrısıyorsun onların arasında. Kimisi ‘bu adam Hristiyan, gâvur’ diyor” ifadesiyle gelirken din hanesinin ne amaçla var olduguna dikkat çeken Niko ise, “bizim açımızdan eger bir art niyet varsa din hanesi olsa da olmasa da ismimizden bellidir ne oldugumuz, kim oldugumuz. Ama genelde bu bir özgürlük anlamına göre algılanıyorsa tabii ki olmasa daha iyi” sözleriyle düsüncelerini açıklamaktadır. Görüsmelerde etnik köken olarak Rum olmalarından dolayı negatif bir durumla dogrudan pek karsılasılmadıgı ifade edilse de psikolojik bir baskının varlıgı özellikle yası daha ileri olan kisilerde kendini hissettirmektedir. 50 yasında, üniversite mezunu, muhasebeci Damyan27 geçmise dair negatif olguların Rumlar’ın üzerine bir çekingenlik olarak nüfuz ettigini ileri sürerken, 32 yasındaki, üniversite mezunu genç ekonomist Sandra28 devlet kurumlarında hissettiklerini su sözlerle açıklarken genel kanıyı da bir nevi özetlemis olmaktadır: “Her Türk vatandasına uygulanılan prosedür uygulanıyor. Ama isminizi söylediginiz zaman bazıları eger bir de gözlükleri varsa gözlüklerinin üzerinden bakıslarını söyle bir kaldırıp dik dik bakıyorlar; ama ondan sonra gerekli islem yapılıyor. Yani psikolojik bir baskıyı o bakıslardan hissedebiliyorsunuz, ama dillendirilen herhangi bir seyle karsılastım dersem yalan söylemis olurum.” Sandra’nın bu sözlerini Koçoglu’nun çalısmasında yer verdigi mülakat yaptıgı kisilerden Rum asıllı Türk vatandasının “(...) özellikle bir ayrım hissetmedim. Ama her zaman farklı oldugunu biliyorsun. Üniversitede amfide yoklama yapılıyordu. Adım okundugunda 400 kisilik amfide 399 kisi dönüp bana bakıyordu. ‘Kim bu?’ diye. Bu nedenle her zaman haddimi bildim” ifadesi dogrulamaktadır (2004: 282). 65 yasındaki ögretmen Niko’nun, “kendi deneyimlerime dayanarak… Eskiden karakola bir is için gittigimiz zaman korkardık ismimizi söylemeye, çekinerek söylerdik. Simdi gayet açık bir sekilde söylüyoruz.(…) çok büyük bir fark, degisiklik. Belki benim bu görüsümü benim çocuklarım paylasmaz; çünkü 1980’den sonra bu durum degismeye basladı” 27 Damyan (50, üniversite, muhasebeci) ile stanbul’da yapılan görüsme. 28 Sandra (32, üniversite, ekonomist) ile stanbul’da yapılan görüsme. AP günümüzde istanbul rumları sözleri eski ile yeni kusak arasındaki farkı, tarihsel ve toplumsal sürecin devingenligini de ortaya koymaktadır. Din ve etnik köken dısında görüsülen kisilerden bir kısmı milliyetçiligin de ayırıcı bir unsur oldugunu ifade etmektedir. Milliyetçiligin “biz ve onlar” seklinde ötekilestirici rolünü Dimitri “bence genel olarak hala yüksek milliyetçilik… Eskiden gayrimüslimlere iken simdi yön degistirmis durumda” sözleriyle açıklamaktadır. Haris ise milliyetçilik ve din arasındaki iliskiye deginirken; “milliyetçilik bugün öyle degil, milliyetçilik yontulmaya ve yumusamaya baslayan o dini ötekilestirmeyi yeniden pekistirmis, dikenlerinin yeniden olusmasına neden olmus ve milliyetçi ötekilestirmenin yanında dini ötekilestirmeyi de canlandırmıstır” demektedir. 73 yasındaki siyaset bilimci Hektor ’a29 göre, “milliyetçiler etraflarında insan, kadın/erkek, din grupları, ideolojisi farklı olan insanlar, vb. görmüyorlar, etnik grup görüyorlar, milletler görüyorlar. Okullardaki egitim degisse de milliyetçi “egitim” hemen bitmeyecek. Çünkü çevremiz de bir okuldur.” Yapılan görüsmelerin ortak sonucu, empati kurmak, ötekini anlayabilmek, aile ve okulda verilen tarafsız, insan odaklı egitim, özgür düsünce, ve deger yargılarının birlestirici unsurlar olarak öne çıkmasıdır. Bir baskasının hissettiklerini ve içinde bulundugu durumu anlamanın anahtarı olan empati aslında “biz” ve “onlar” arasındaki keskin çizgiyi ortadan kaldırmaktadır. Bauman’a göre “biz ve onlar arasındaki ayrımlar ve farklılıkları biz yaratmaktayızdır.” (2001: 30). Bu çerçevede de iç grup ait oldugumuz, dıs grup ise ait olmadıgımız ve olmak istemedigimiz gruptur. Fakat Bauman için “biz ve onlar” kavramları üzerinden tanımlanan ve birbirlerine karsı önyargı ve zıtlıkları da içeren bu iki grup esasen birbirini tamamlamaktadır. Yani aslında “biz” olarak “onları”, “onlar” olarak da “biz” olanları anlayabilmenin yolu bir digerinin yerine kendini koyabilmekten geçmektedir. Ancak söz empatiye gelince görüsme yaptıgımız kisilerden Hektor ve Haris “empati kurmak yetmez; empati ama kiminle?” ortak yargısıyla empatinin sadece güçlü olanla kurulmaması gerektigine dikkat çekmektedirler. Sonuç olarak, derinlemesine görüsme yapılan kisilerin büyük bir çogunlugu kendisini “öteki” hissettigini, bunun da hem toplumsal bellekte yer alan olumsuz anılar, hem de din, dil, etnik köken gibi “biz” ve “onlar” ayrımını yaratan olgulardan kaynaklandıgını söylemek mümkündür. Kendisini dogrudan “öteki” 29 Hektor (73, üniversite, siyaset bilimci) ile yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 319 hissetmedigini söyleyen kisiler ise yine de “öteki” hissettiklerini söyleyenler gibi ötekilestirmeyi tüm topluma mal etmeseler de din, dil, milliyetçilik, etnik köken gibi ayırıcı unsurlar açısından aynı seyleri sıralamaktadırlar. Fakat belirtmek gerekir ki ellili yasların üzeri olan kisiler de tarihte yasananlardan ötürü bu his daha yogun olarak hissedilmektedir. Toplumsal Önyargılar ve Ötekilestirme Görüsme yapılan kisilerin hemen hemen hepsi ötekilestirmenin insanların birbirini tanımamasından veya kalıplasmıs önyargılardan kaynaklandıgını belirttiler. Bu noktada bir sekilde yaratılan ve bazı kisilerce sorgulanmaksızın kabul gören önyargılar kırılmadıkça var olan sorunların asılmasının güç oldugu ortaya çıkmaktadır. Oysa görüsme yaptıgımız kisilerin anlattıkları yasam deneyimlerinden insanların birbirini tanıdıkça bilinen dogruların aslında yanlıslar oldugu görülmektedir. Bu baglamda Haris’in bizzat yasadıgı ve çocukluk anılarından aklında kaldıgı üzere apartman görevlilerinin aynı apartmanda yasayan Rumları 6-7 Eylül’deki saldırıdan korurken, baska mahalledeki Rumlara siddet uygulamasını anlamak mümkün olabiliyor. Haris’in bu noktada dile getirdigi “öteki mi düsman, düsman gördügümüz mü öteki?” sorusunun cevabı önem tasımaktadır. Aynı sekilde Dimitri’nin de bir anısından yola çıkarak, “bir gün konsoloslugun oradaydık… ( Oradan geçen birinin Rum ve Yunanlıları kastederek “pis” seklinde bahsettigini belirterek) Hiç Rum ya da Yunan tanıdın mı? diye sorduk. “Yok” diye cevapladı. “Biz Rum’uz, sence pis adamlar gibi mi duruyoruz?” diye sorunca “yok kardes, özür dilerim” seklinde cevapladı. Böyle bir önyargı var, adam bilinçsiz sekilde kosullanmıs ve onu öyle özümsemis yani. Onun için gâvursun. Çok önemli sey meselesi vardı “dıstan beslenen iç mihrak, yıllarca öyle göründük, hala da her halde öyle görünüyoruzdur bazı kisilerce” seklinde aktardıgı deneyimleri de hala kırılmayan bazı önyargıların oldugunu dogrulamaktadır. Aynı sekilde Haris’in ötekilestirme konusunda, “biri gazetelerden, bazı seylerden okuyarak onun öteki olduguna kanaat getiriyor. Artık onun katli vaciptir, gerisini sorgulamıyor. Ama bizzat tanıdıgı, beraber oynadıgı, milli takımda gol atan Lefter’i “aa severim ben Lefter’i, hastır, bizden daha Türk’tür o”… Rum oldugu içi sevemiyor, ne diyor “aa, o Rum olabilir ama bizden daha fazla Türk’tür. Milli formayı giymistir, Yani onu sevebilmek için kendine bahaneler arıyor” sözleriyle katı önyargıların hâkim oldugunu ve bu önyargılar üzerine yükselen Rum kimliginin aslında inandıgı gibi negatif olmadıgını, kisinin kendisine ispatı AP günümüzde istanbul rumları için pozitif buldugu Türk kimligi30 üzerinden ifade ettigini belirtmek istemektedir. Görüstügümüz kisilerin özellikle yirmili yaslarda olanları toplum içinde Rumlar’ın sayıları azaldıgından yeterince bilinmediklerini ve sanki bu ülkenin vatandası degilmis, bu kültürle iç içe yasamıyormusçasına bazı kisilerce “yabancı” görüldüklerini, “nereden geldiniz, aslen nerelisiniz?” tarzı sorularla karsılastıklarını; ama bunu kesinlikle tüm topluma mal edemeyeceklerini belirtmektedirler. Bunun özellikle yeterince temsil edilmeyislerinden, cemaat olarak görünür olmayıslarından kaynaklandıgını söylemektedirler. Cemaatlerinin içe kapanık olmasını elestiren muhataplarımız temsiliyet sorununun vakıflar, dernekler vasıtasıyla çözülebilecegini, Rum cemaatinin mecliste temsil edilmesinin de önemli oldugunu belirtmektedirler. Kimi zaman söz konusu tanınmama hali ötekilestirmeyi en uç noktalara tasıyabilmektedir Elefteria’nın okul hatırası bu konuda çarpıcı bir örnek teskil ediyor: “Türkiye’nin büyük bir kısmı özellikle stanbul’da yasamayanlar, Türkiye’de azınlık yasadıgını ya da Hıristiyan insanlar yasadıgını bilmiyorlar. (…) bir kız sınıfta Rum oldugumu ögrendiginde seytanı kovma hareketi yaptı. Yani o an gerçekten öteki oldugumu hissettim, ben baska biriyim yani.” Önyargılar söz konusu olunca popüler kültürün ve medyadaki dilin de etkisiyle yedisi kadın olmak üzere görüsme yapılan on sekiz kisinin en çok elestirdigi nokta Rum kadını kimliginin ifade edilisi ve kafalardaki imajı meselesidir. Bu konudaki elestirileri özetlercesine, Margarita31 Rum kadın olma halinin özgüllügünü söyle ifade etmektedir: “kadın, ötekinin ötekisi gibi gösteriliyor. Oysaki her dinden, etnik gruptan ya da milletten olan insanın iyisi de kötüsü de vardır. Bunun farkındalıgına sahip olmak kesinlikle önemlidir.” Adonia ise bu konudaki rahatsızlıgını “birçok filmde dikkatimi çekti; Rum ya hayat kadını ya da tavernacı, eglenceyi seven o tarz kisiler olarak gösterilmis” sözleriyle dile getirmektedir.” Gerçekten de Yesilçam filmleri üzerine Balcı’nın “Yesilçam’da Öteki Olmak: Baslangıcından 1980’lere Türkiye Sinemasında Gayrimüslim Temsilleri” çalısmasında “sinema salonlarında Rumca dublajlı film gösterimlerinin yapıldıgı 1930’lu yıllardan, ‘Kıbrıs Sorunu’nun patlak vermesiyle 1950’lerden sonra (filmlerde) bütün Rum kadınlarının ‘fahise’ olarak gösterilmesine kadar (…) Türkiye’de yasayan gayrimüslimlerin hemen hemen her filmde bir karakter olmaktan çok bir figür olarak anlatılması”nın dikkat çektigi belirtilmektedir (Radikal Gazetesi, 7 Eylül 2013: 24). Bu baglamda daha önce de degindigimiz toplumsal bellegin olusmasında sinemanın rolü gerçekten 30 Burada görüsülen kisi tarafından Rum ve Türk kimligi ifadeleri etnik köken anlamında kullanılmıs olup, Türk vatandaslıgı kastedilmemistir, bizim tarafımızdan da o anlam bütünlügünde kullanılmıstır. 31 Margarita (28, üniversite, ekonomist) ile stanbul’da yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 321 de dikkat çekmektedir. “Sinema toplumsal gündemin dısında kalmadıgı gibi kimi zaman gündemi belirlemis, etkilemis ve toplumsal tansiyonun hareketliligine neden olmustur. Türkiye’nin yasadıgı tarihsel süreç ürettigi filmlerde kendini belli eder. Cumhuriyet yıllarından günümüze kadar yasanan dönüsümler film karelerinde kadın erkegin toplumsal rollerinin konumlandırılısından, egitim sisteminin ve idari is yasamının ataerkil yapılarına, oyuncu kostümlerinden, sergilenen dekora ve o günlerin eglence alıskanlıklarıyla geleneksel degerlerin çatısmasını anlatan sahneleriyle” sinema yasanan dönemi ve dönemin zihniyet dünyasını yansıtmaktadır (Sever, 2002: 147). Filmler ve dizilerde kadınların öteki gösterilmesi dısında kitaplarda da ötekilestirme konusunu Haris, “romancının romanında yarattıgı Rum kahraman her zaman negatif; kötüdür, arkadan vurur, genelev çalıstırır. Ne bileyim vergi kaçırır, namerttir, sözüne güvenilmez. Ama aynı yazar hatıratını yazarken tanımıs oldugu Rum doktordan bahseder, ne kadar iyi biri oldugunu, onlar o zaman fakirken gelip annesini bedava tedavi ettigini, üstüne üstlük ilaçları da cebinden verdigini yazar” seklinde açıklarken aslında insanların tanımadıgını ötekilestirdigini bir kez daha ortaya koymaktadır. Tüm bu ifadeler de Durkheim’ın “saldırganlık savunmasız günah keçilerine yönelir, bu sırada uygulanan siddet daha sonra olumsuz yargılar ve stereotiplerle akılcı hale getirilir” seklinde ifade ettigi “günah keçisi kuramını” dogrulamaktadır (Schnapper, 2005: 136). Önyargılar ve Karma Evlilik kilemi Yukarıdaki bölümde deginilen stereo tiplerle yaratılan önyargıların herkesçe kabul edildigi anlamı çıkarılmamalıdır. Çünkü görüsme yaptıgımız kisiler önyargılar olsa da kademeli olarak bu önyargıların kırılmaya basladıgını söylemektedirler. Ancak her ne kadar önyargılar yavas yavas kırılsa da yine de kendilerini “farklı” hissettiklerini eklemektedirler. Kimine göre bu farklılık sadece gelenek-göreneklerinden kaynaklanırken kimine göreyse bu durum en büyük ayırıcı unsur olarak gördükleri dinlerinden kaynaklanmaktadır. Ancak belirtmek isterim ki görüsme yaptıgımız yirmili yaslardaki gençler bu farklılıgı özellikle dershane veya üniversitede yasadıklarını belirtmektedirler. Elefteria, “ilkokuldan –yuva da dâhil- liseyi bitirene kadar Rum okullarında okudum. (…) Daha sonra lise ikide ben üniversite giris sınavı için dershaneye gitmeye basladım, ilk (kez) farklı oldugumu orada anladım. Çünkü dershanede biliyorsun herkes farklı liseden geliyor, çogunlugu tabii ki Türk…” seklinde bu durumu açıklamaktadır. AP günümüzde istanbul rumları Toplum içindeki önyargıların belki de kırılmasında, insanların birbirini tanımasında anahtar yollardan biri olarak ya da tam tersine tabu düsüncelerin görünür olmasında etkin olan karma evliliklere söz gelince görüstügümüz kisilerin büyük bir çogunlugu bunu olumlu karsılamaktadır. Gençler ve yaslılar arasındaki düsünce farkını ise 65 yasındaki Niko’nun, “bir kere yeni nesil tamamen degisik fikirlerde, fakat bizim toplumda benim nesil de olsa, biraz daha eski kusak da olsa bu karma evlilikleri bir türlü izah edemezsin. Ben tabii tuhaf görmüyorum, herkesin kendi seçenegidir, herkesin kendi ideolojisidir. Ama bizim toplumda hala biraz eski görüslü olanlar yadırgıyor” sözleri net olarak açıklamaktadır. Çünkü gerçekten de görüsme yaptıgımız gençlerin hemen hemen hepsi karma evlilikleri hem olumlu karsılamakta hem de kültürel bir zenginlik olarak görmektedir. Hatta 32 yasındaki ekonomist Sandra kendisi de Türkle evlenmis bir kisi olarak “sevginin oldugu her yerde bir takım seyleri beraberinde getirip o sorunları da halledebilirsiniz, ama yeter ki sevgi ve saygı olsun” sözleriyle iyi giden bir evliliginin oldugunu vurgulamaktadır. Aynı sekilde Helena, Kostas ve Yorgo da çevrelerinde karma evlilik yapan kisilerin oldugunu ve mutlu bir iliskileri oldugunu belirtmektedirler. Ancak 2004 yılında Yahya Koçoglu’nun çalısmasında (2004: 236-301) Rumlarla yapılan söylesilerde farklı etnik köken ve dinden kisilerle iliskileri olsa da bunun genelde evlilik ile sonuçlanmadıgını, bunda da ailelerin etkisi oldugunu belirtmektedirler. Verilerin kısıtlı olusu tabii ki her anlamda tam bir genellemeye varmamızı engellese de 2004 yılından 2013 yılına kadar bile görüslerde sosyal anlamda bir farklılık oldugunu göstermektedir. Sonuç olarak toplumda var olan önyargıların kırılmasında ve çokkültürlü zengin bir yasam açısından karma evliliklere özellikle de gençler tarafından olumlu yönde bakılmaktadır. Yası elli üzeri olan görüstügümüz bazı kisiler ise aradaki yas farkına gönderme yaparak genç nesile nazaran kendi dönemlerinde karma evliligi tabu olarak gördüklerine dair özelestiride bulunmaktadırlar. 3. SONUÇ Çalısma içerisinde deginmeye çalıstıgımız tüm bilgiler ve arastırma verileri ısıgında 19. yüzyılda neredeyse tüm dünyada yaygın bir politika halini alan ulusdevlet insasının Osmanlı Devleti’ni de etkisi altına alması, özellikle ttihat ve Terakki Fırkası döneminde izlenen Türkçülük politikası ve gayrimüslimleri dıslayıcı bazı politikalar ötekilestirmeye zemin olusturmustur. Milli Mücadele dönemi sonrasında Lozan Antlasması ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile ulus-devlet ve milli kimlik insası giderek önem kazanmıstır. Milli kimlik Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 323 olarak çogunlugun olusturdugu Sünni Müslüman–Türk olma hali benimsenirken, diger dini ve etnik kökenden olan vatandasların payına da dıslayıcı politikalar ile ötekilestirilme düsmüstür. Vatandaslık konusunda kanun metinlerinde genelde kapsayıcı ifadeler olmasına karsın sosyo-politik pratiklerde aynı kapsayıcılıgı görmek pek de mümkün olmamıstır. Vatandas olarak herkes Türk kabul edilse de uygulamada görünmeyen yasalarla etnik köken olarak Türk olanlara öncelik ve imtiyaz tanınarak gayrimüslimler görünmez duvarlarla dıslanmıstır. Örnegin; çogu durumda “hükümet (…) ya tüm gayrimüslim personelin Müslümanlarla degistirilmesini ya da gayrimüslim personelin yanı sıra, kararlastırılan sayıda Müslümanın da ise alınmasını talep etmekte” (Güven, 2012: 110) iken 1932 yılında “ ‘Türkiye’de Türk Vatandaslarına Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkında Kanun’ ile yabancılara yasaklanan ve sadece Türk yurttasları tarafından icra edilecek meslekler” belirtilmislerdir. Ayhan Aktar’a göre stanbul Rumları” (Okutan, 2009: 221) ‘baska milletlerin adamları’ kategorisine (…)sokulmaktadır. Bu gibi örnekleri çogaltmak mümkün oldugu gibi özellikle Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve Yunan uyrukluların aniden sınır dısı edilmesinin, görüstügümüz Rumlar’ın belleklerinde derin izler bıraktıgı sonucuna varmak yanlıs olmayacaktır. Özellikle Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları Rumları maddi-manevi olumsuz etkilese de yüzyıllardır üzerinde yasadıkları toprakları, vatandası oldukları ülkeyi terk etmemislerdir. Ancak 1930 yılında Atatürk ve Venizelos arasında imzalanan antlasmanın feshedilip Yunan uyruklu es-dostlarının 1964’te sınır dısı edilmesiyle; çok sayıda Rum bir gün her seyin düzelecegine dair umutlarını da kaybederek Türkiye’yi terk etmistir. Bunu takiben 1970’li yıllarda Vakıflar Sorunuyla ilgili Yargıtay kararında (T.C. vatandası olmalarına ragmen) “yabancı” muamelesi görmeleri de belleklerinde derin iz bırakan baska bir olay olarak tarihte yerini almıstır. Derinlemesine görüsme yaptıgımız, yası 50 üzeri olanlar toplumsal belleklerine kazınan bu olayların geçmiste kalması nedeniyle günümüzde çok daha rahat yasadıklarını, özgürlüklerinin ve haklarının daha fazla oldugunu belirtseler de bir gün yine aynı olaylarla karsılasmaktan korktuklarını, psikolojik baskının beyinlerine nüfuz ettigini ifade etmektedirler. Aynı sekilde kolektif hafızada yerini alan bu olaylar nedeniyle gençlerin geneli kendilerini “öteki” olarak hissettiklerini dogrudan dile getirmeseler de konustukça yıllardan beri toplumda gündelik dile, filmlere, kitaplara, karikatürlere, hatta masallara sinen önyargılardan bir sekilde nasiplerini aldıklarını görmek mümkündür. En önemlisi tarihsel süreç içerisinde sayılarıyla birlikte görünürlükleri de azaldıgından 2013 yılında bile sokakta hiç tanımadıkları bir kisiyle konusurken bu ülkenin vatandası olduklarını, “yabancı” olmadıklarını açıklamak zorunda kalmaktan sikâyetçiler. AP günümüzde istanbul rumları Bu noktada da “biz” ve “onlar” yaratıp ötekilestirirken aslında birinin bir digerinden farkına bahaneler bulunduguna dikkat çekmek, tüm bunların insanların birbirini tanımamasından kaynaklandıgını da göz ardı etmemek gerekir. Elbette ki bu veriler sınırlı kisi ile görüsme yapıldıgından genelin görüsünü yansıtmasa da her birinin ortak paydası insanların birbirini tanımadıgından, sadece kulaktan dolma seylerle, yaratılan önyargılarla birbirini ötekilestirdiginden sorunların çözümünün kilitlendigine dikkat çekmesidir. Empati kavramını herkes ön plana çıkarsa da 73 yasındaki Haris bir arkadasının anlattıgı anıdan hareketle konuya farklı bir yorum getirmektedir: “stiklal Caddesi’nden yürüyorum baktım, ileride bir sokagın içinde, ama caddeye çok yakın bir kalabalık toplanmıs, özellikle bir erkek kitlesi toplanmıs bagrısıyorlar, gülüsüyorlar falan, ne oluyor diye böyle bir daire yapmıslar. Baktım, dairenin ortasında bir fare, bir de kedi var. Kedi fareyle oynuyor, fare delirmis halde nasıl kaçacagını bulmaya çalısıyor, ama kaçacak yer buldugu zaman da oradakiler hemen bir tekmeyle fareyi ortaya atıyor. Bekleyemedim sonunu” diyor, “bir sey de diyemiyorum, orada 30-40 kisi var, bir laf etsem bana yönelecekler. Çekip gittim” diyor. “Bu adamlar nasıl olur da empati kurmuyorlar diye düsündüm yıllarca” diye ekliyor. “Bir gün düsündüm ya dedim, ben yıllardır yanlıs düsünüyorum, bu adamlar empati kurdu, ama kediyle. Yani, empati kurmak yetmez.” Bu baglamda birinin digerini üstün gördügü hiçbir ortamda sorunları çözmek, ötekilestirmekten kaçınmak pek de mümkün görünmemektedir. Günümüzde Avrupa Birligi süreci ve dönemin konjonktürü nedeniyle birçok uyum paketi ile azınlıklara bazı haklar tanınmıs olmasına ve eskiye göre kendilerini daha esit bir yapı içinde hissettiklerini dile getirmelerine, hatta cemaatin genç isimlerinden Tanya’nın32 “onlar yasandı bitti, elbette yaslılarımızın hafızasında hala yer alıyorlar. Ama unutup önümüze bakmak lazım” demesine ragmen 33 yasındaki Dimitri “rüzgârın nereden esecegi hiç belli olmaz” sözleriyle güven ortamı yaratmanın zor olduguna, politikalar nedeniyle olumlu havanın birden tersine dönebilecegine vurgu yapmaktadır. Çalısmamızın basındaki sorunsala dönersek, arastırma verileri sonucunda ve kolektif hafızada yer alan olaylar ısıgında görüsme yaptıgımız stanbul Rumları’nın kendilerini “öteki” olarak hissettikleri, geçmiste izlenen politikalar nedeniyle “öteki” hissettirildigi ve bu izleri silmenin günümüzde olumlu adımlar atılsa da zaman alacagı sonucuna varmak mümkündür. Fakat bir kez daha belirtmek gerekir ki karsılastıkları olumsuz davranısları tüm topluma mal etmedikleri gibi insan odaklı ve ulus-üstü düsünen insanlarla iletisim kurmanın 32 Tanya (23, üniversite ögrencisi) ile stanbul’da yapılan görüsme. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 325 çok daha kolay oldugunu ifade etmektedirler. Yapılan çalısmada ayırıcı unsurun insanların karsılıklı olarak birbirini anlayarak, empati kurarak, egitimle taraflı ve abartılı anlatılan önyargıları kırabilecegi vurgulanırken her ne kadar Kostas “hepimiz neticede farklı dillerde de olsa, farklı din adı altında da olsa aynı Allah’a dua ediyoruz” sözleriyle dinin ayırıcı bir unsur olmaması gerektigini vurgulasa da çogunlugun Sünni Müslüman oldugu bir ülkede belki de tarihten gelen millet sistemi algısının devamlılıgı olarak toplumda din de ayırıcı unsur olarak göze çarpmaktadır. Yapılan çalısmada 22-73 yas arası farklı kisilerle görüsülmüstür. Genç yastaki kisiler farklılıgı üniversite yıllarına kadar pek hissetmez iken, 30 yas ve üzeri kisilerin özellikle de 60 yas üzerinin bunu küçük yaslardan itibaren dönemin konjonktürü nedeniyle hissettiklerini demeçlerinden anlamak mümkündür. Ancak onlar da önyargıların her iki tarafça da kısmen kırıldıgının altını çizmektedirler. Egitim seviyesi açısından en büyük farkı sorgulama konusunda görmek mümkün olabilecegi gibi görüstügüm kisilerden ortaokul mezunu olan kisilerin bir farklılık hissetmedigini anlamak mümkündür. Çünkü Dimitri “bizim içimizde de hepimiz kardesiz diyenler de çıkacaktır. Ama sorgulamak lazım… Gerçeklikler de var. Kardesiz de nereye kadar?” sözleri de bu durumu ortaya koymaktadır. Sonuç olarak, ötekilestirme ve aslında yerlisi oldugu memlekette kendisini “yabancı” hissetme duygusunun altında siyasi, tarihi, sosyo-ekonomik çıkarlar ve olusturulan önyargılar bulunmaktadır. Ötekilestirme homojen bir toplum yaratımı için “farklı” olanların dıslanması; Bauman’ın ifadesiyle “biz” ve “onlar” yaratarak birilerinin grubun dısarısında bırakılmasıdır. Ama asıl cevaplanması gereken Haris’in su cümlelerinde yerini bulmaktadır: “Ötekinin anlam itibariyle bir kötü tarafı yok, ama dedigimiz gibi içini doldurma açısından bu kötü anlamı ortaya çıkıyor. Birçok ötekinin esit konumda sayılıp birlikte yasamaları, ortak çıkarları olması çok olumlu ve güzel bir sey. Ama eger bakıs açımız bu degilse, ‘öteki benim düsmanımdır’ dersek, o zaman hem negatif bir anlam kazanıyor, hem de benim herhangi bir düsmanım- babam da olsa- öteki olabiliyor. Yani öteki kelimesine yüklenen anlam önem tasımaktadır.” AP günümüzde istanbul rumları KRONOLOJ 1821-Yunan isyanı 1839-Gülhane Hatt-ı Hümayunu 1856-Islahat Fermanı 1869-Tabiyet-i Osmaniye Kanunnamesi 1876- Kanun-i Esasi’nin ilanı (Birinci Mesrutiyet) 1908-kinci Mesrutiyet 1912-1913- Balkan Savasları 1914-1918-Birinci Dünya Savası 1919-1922-Kurtulus Savası 30 Ocak 1923-Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi’ne liskin Sözlesme ve Protokol’ün imzalanması 1 Mayıs 1923-Türk topraklarında yerlesmis Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile Yunan topraklarında yerlesmis Müslüman dininden Yunan uyrukluların zorunlu mübadelesi baslangıç tarihi 24 Temmuz 1923-Lozan Antlasması 29 Ekim 1923-Cumhuriyet’in ilanı 1930-Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan kamet, Ticaret ve Seyrisefanin Antlasması 1920’li yılların sonu-1930’lu yıllar-“Türklestirme” Politikaları, “Vatandas Türkçe Konus!” Kampanyası 1934- 2510 Sayılı skan Kanunu 1934-Trakya Olayları 1935- Vakıflar Kanunu 1939-1945-kinci Dünya Savası 1941-Yirmi Kur’a htiyatlar Olayı Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 327 1942- Varlık Vergisi 1950’li yılların bası-NATO ve Balkan Paktı yoluyla Türkiye-Yunanistan iliskilerinin düzelmesi 1954-1955-Kıbrıs Sorunu’nun siddetlenmesi ve toplumsal gerilimin artması 6-7 Eylül 1955- 6-7 Eylül Olayları 16 Mart 1964- Seyrisefanin Antlasması’nın Türkiye tarafından feshi 1964-Yunan uyrukluların Türkiye’den sınır dısı edilmesi 1970’li yılların ilk yarısı- Vakıflar Sorunu’nun bas göstermesi 1999-1999 Depremi sonrası Türkiye-Yunanistan yakınlasması 2000’li yıllar-Avrupa Birligi’ne uyum süreci ve bu süreçte izlenen azınlık politikaları 2002-2762 Sayılı Vakıflar Kanunu 2008-5737 Sayılı Vakıflar Kanunu AP günümüzde istanbul rumları KAYNAKÇA AKGÖNÜL, S. (2007), Türkiye Rumları: : Ulus- Devlet Çagından Küresellesme Çagına Bir Azınlıgın Yok Olus Süreci, stanbul, letisim Yayınları. AKGÖNÜL, S. (2008), “ Reciprocity And Minority Religious Institutions In Greece And Turkey” AKGÖNÜL, Samim (dir.), in Reciprocity: Greek And Turkish Minority; Law, Religion, And Politicis, stanbul, stanbul Bilgi University Press, ss.151-163. AKGÖNÜL, S. (2011), Azınlık: Türk Baglamında Azınlık Kavramına Çapraz Bakıslar, stanbul, bgst Yayınları. AKTAR, A. (2000), Varlık Vergisi ve “Türklestirme” Politikaları, stanbul, letisim Yayınları. ANASTASSIADOU, M. (2012), Les Grecs D’Istanbul Au XIXe Siècle: Histoire socioculturelle de la communauté de Péra, Leiden/ Boston, Brill. AYBAY, R. (1998), “ ‘Teba-i Osmani’den “T.C. Yurttası’na Geçisin Neresindeyiz?”, ÜNSAL, Artun (dir.), in 75 Yılda Tebaa’dan Yurttas’a Dogru, stanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, ss. 37-43. BASKAYA, F., ÇETNOGLU, S.(ed.) (2009), Resmi Tarih Tartısmaları -8-: Türkiye’de “Azınlıklar”, Ankara, Özgür Üniversite Kitaplıgı. BAUMAN, Z., MAY, T. (2001), Thinking Sociologically, USA, Blackwell Publishers. BENLSOY, F., BENLSOY, S. (2001), “Millet-i Rum’dan Helen Ulusuna”, Modern Türkiye’de Siyasi Düsünce, Vol:1, stanbul, letisim Yayınları, ss. 367- 377. BENLSOY, F., ASLANOGLU, A. M., RGAS, H. (éd.) (2012), stanbul Rumları: Bugün ve Yarın, stanbul, stos Yayınları. BOURDIEU, P. (éd.) (1993), “Comprendre”, in La Misère du Monde, Paris, Seuil. BOZARSLAN, H. (2005), “Les Minorités en Turquie”, La Découverte, 2004, http://www.cairn.info/revue-pouvoirs-2005-4-page-101.htm, ss. 101-112. CAYMAZ, B. (2008), Türkiye’de Vatandaslık: Resmi deoloji ve Yansımaları, stanbul, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. ÇAGAPTAY, S. (2003), “Kim Türk, kim vatandas?” Toplum ve Bilim, no: 98, stanbul, Birikim Yayınları, ss. 166-185. Duygu Çanakçı – Birol Caymaz alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 329 ÇAGATAY, M. (2011), “Geçmisten Günümüze Azınlık Vakıflarının Mal Edinmeleri Sorunu”, in TBB Dergisi, no: 96, s. 92, http://tbbdergisi.barobirlik.org.tr/m2011-96-1137, ss. 91-148. ÇETN, F. (2001), Yerli Yabancılar, http://www.network54.com/Forum/70688/thread/998425522/last- 998681968/Yerli+Yabanc%FDlar++AV.+FETH%DDYE+%C7ET%DDN. EKSERTZOGLOU, H. (2004), Osmanlı’da Cemiyetler ve Rum Cemaati: Dersaadet Rum Cemiyet-i Edebiyesi, stanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. GÖKALP, Z. (1999), Türkçülügün Esasları, stanbul, Milli Egitim Yayınları. HALBWACHS, M. (1997), La Mémoire Collective, Paris, Albin Michel. KADIOGLU, A. (dir.) (2008), Vatandaslıgın Dönüsümü: Üyelikten Haklara, stanbul, Metis Yayınları. KAYA, A., TARHANLI, T., (dir.) (2005), Türkiye’de Çogunluk ve Azınlık Politikaları: AB Sürecinde Yurt6taslık Tartısmaları, stanbul, TESEV. KEYMAN, E. F., ÇDUYGU, A. (1998), « Türk Modernlesmesi Ve Ulusal Kimlik Sorunu: Anayasal Vatandaslık Ve Demokratik Açılım Olasılıgı », in ÜNSAL, A. (dir.), 75 Yılda Tebaa’dan Yurttas’a Dogru, stanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, ss. 169-181. KEYMAN, F., ÇDUYGU, A. (dir.) (2009), Küresellesme, Avrupalılasma ve Türkiye’de Vatandaslık, stanbul, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. KOÇOGLU, Y. (2004), Azınlık Gençleri Anlatıyor, stanbul, Metis Yayınları. MLLAS, H. (dir.) (2010), Sözde Masum Milliyetçilik, stanbul, Kitap Yayınevi. OKUTAN, M. Ç. (2009), Tek Parti Dönemi Azınlık Politikaları, stanbul, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. Radikal Gazetesi, 07 Eylül 2013 SCHNAPPER, D. (2005), Sosyoloji Düsüncesinin Özünde Öteki ile liski, stanbul, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. SEVER, N. (2002), Basılmamıs Yüksek Lisans Tezi: Toplumsal Bellegin Olusumunda Sinemanın Etkisi: Algılama ve Anlamlandırma Süreçlerindeki Rolünün Toplumsal Göstergeler Düzleminde rdelenmesi ve Türkiye Analizi, Danısman: Doç. Dr. Güliz Erginsoy, stanbul, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. AP günümüzde istanbul rumları STATHS, P. (1999), 19. Yüzyıl stanbul’unda Gayrimüslimler, stanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları. “Türk- Yunan Nüfus Mübadelesi’ne iliskin Sözlesme ve Protokol” (1923) http://www.lozanmubadilleri.org.tr/anlasma, Lozan Barıs Konferansı- Tutanaklar Belgeler- Takım: II, Vol. 2, çev. Seha L. Meray, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, no: 348 . ÜSTEL, F. (2001), “II. Mesrutiyet ve Vatandas’ın ‘cad’ı”, Modern Türkiye’de Siyasi Düsünce, Vol:1, stanbul, letisim Yayınları, ss. 166-180 ÜSTEL, F. (2004), “Makbul Vatandas”ın Pesinde: II. Mesrutiyet’ten Bugüne Vatandaslık Egitimi, stanbul, letisim Yayınları. YEGEN, M. (2002), “Yurttaslık ve Türklük”, Toplum ve Bilim, no: 93, stanbul, Birikim Yayınları, ss.200-218. YILDIZ, A. (2001), “Ne Mutlu Türküm Diyebilene”: Türk Ulusal Kimliginin Etno-kültürel Sınırları (1919-1938), stanbul, letisim Yayınları.