Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014
       

Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ

İstanbul’da ve İmroz’da Rum Olmak, Atina’da Rum Kalmak

We are in the 50th anniversary of the deportation of 1964 when Rum of Greek descent were deported from Turkey. The year of 1964 is the most important date accelerating the extinction of Rum minority in Turkey. In 1964, 12000 Rum nationals of Greek descent were deported and 30000 Rum of Turkish descent were obliged to migrate on account of family ties; but migration did not stop after that date. Because of the fact that living in Turkey has become more difficult for Rums and that the Rum community has been desolated, thousands of Rums remaining also migrated in the following years. In this way, the ancient Rum identity in Istanbul and in Imbros (Gökçeada) has henceforth kept alive in an entirely different place, especially in certain neighborhoods of Athens by first-generation Rum immigrants. This text, which is based on a field study1 realized in December 2013 in Athens by the method of observation and semi-structured interviews and on a literature review about the subject; is the product of an effort to understand how Rum nationals -forced to migrate in Greece- lived their identity in Turkey and also preserved it in Greece before, after and in 1964. In different words, this texts aims to transpose the efforts of Greek nationals for “being Rum” in Istanbul and in Imbros and for “tarrying Rum” in Athens by focusing on their daily lives and their experiences.

1 This text is based on certain data of the field study that we realized in December 2013 for the project “20 Dollars 20 Kilos” prepared by Independent Research, Information and Communication Society (BABIL) about the exile of 1964. Naturally, the responsibility related to the text belongs to us.

Keywords: Rum, migration, identity strategies.

ÖZ

Yunan uyruklu Rumların Türkiye’den sınır dısı edildigi 1964 Sürgünün 50. yılındayız. 1964 tarihi, Türkiye’de Rum azınlıgın yok olusunu hızlandıran en önemli tarihtir. Birkaç ay içinde 12.000 Yunan uyruklu Rum’un sınır dısı edildigi, 30.000 Türk uyruklu Rum’un da aile baglarından dolayı göç etmek zorunda kaldıgı 1964’den sonra da göç durmadı. Rumlar için Türkiye’de yasamanın daha da zorlasmasından, cemaatin ıssızlasmasından dolayı, kalan binlerce Rum da ilerleyen yıllarda göç ettiler. Böylece stanbul ve mroz [Gökçeada]’daki kadim Rum kimligi artık bambaska bir mekânda, özellikle Atina’nın belirli mahallerinde birinci kusak Rum göçmenler tarafından yasanır/yasatılır oldu. Atina’da, Aralık 2013’de, katılımcı gözlem ve yarı yapılandırılmıs görüsme yöntemiyle gerçeklestirilen bir saha çalısmasına2 ve konu hakkında literatür taramasına dayanan bu metin; 1964’de, öncesi ve sonrasında, Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Rumların, Türkiye’de kimliklerini nasıl yasadıklarını, Yunanistan’da da kimliklerini nasıl koruduklarını anlama çabasının ürünüdür. Baska bir sekilde ifade edersek, Rumların stanbul ve mroz’da “Rum olma”, Atina’da da “Rum kalma” çabalarını, gündelik hayatlarını ve deneyimlerini merkeze alarak aktarmayı hedeflemektedir. Anahtar Kelimeler: Rum, göç, kimlik stratejileri.

2 Bu metin, Bagımsız Arastırma Bilgi ve letisim Dernegi (BABL)’nin 1964 Sürgünü ile ilgili olan ‘‘20 Dolar 20 Kilo’’ adlı projesi için 2013 Aralık ayında gerçeklestirdigimiz saha arastırmasının bir kısım verilerine dayanmaktadır. Dogal olarak yazıyla ilgili sorumluluk bize aittir.

GİRİŞ

1964’de Yunan uyruklu Rumların sınırdısı edilislerinin 50. yılını anıyoruz. Bu tarih, literatürde hak ettigi yer verilmiyor olsa da, son derece önemlidir. 1964 Sürgünüyle ve ondan sonraki 10 yıl içinde Rum nüfusu son derece radikal bir düsüs yasadı. 1955’de 105.000 olan nüfus, 1975’de 5.000 kisiye indi (Turan, Pekin, Güvenç, 2010, 9) Bugün, özellikle Atina’da, on binlerce stanbul ve mrozlu (Gökçeada) Rum, birinci kusak göçmenler olarak yasamaktadır. 1964 Sürgünü, Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül Olayları gibi felaketleri de asan etkisiyle, stanbul’un Rum nüfusunu dramatik bir biçimde düsürerek marjinallestirmistir. Rum cemaatinde neden oldugu travmayla, 1970’li 1980’li yıllardaki göçlerin de tetikleyici unsuru olmustur. Bu durum, 1964’ün, Cumhuriyet dönemi Rum tarihi için bir kopus noktası oldugunu göstermekte ve 1964’ün sonrasındaki göçleri de, 1964 baglamında ele almamızı gerektirmektedir. 1964’deki Yunan uyruklu Rumların toplu halde sınırdısı edilmesi kararı, kalabilen Rumların toplumsal konumlarının Türkiye-Yunanistan iliskilerine ne kadar bagımlı oldugunu gösterdi. çinde bulundukları kosullara tahammül ederek Türkiye’de kimlikleriyle yasamanın ne kadar zor oldugunu somut olarak kanıtladı. Dolaysıyla bu tarihten sonraki göçleri de –birçok arastırmanın gösterdigi gibizorunlu, en azından gönülsüz göç olarak nitelemek dogru olacaktır. 1964’den sonra Türkiye’de Rum nüfusun hızla erimesiyle “stanbul ve mroz Rumlugu” bu kez özellikle Atina’da, kimligi koruma ve yeniden üretme amaçlı çesitli kimlik stratejileri ile yasatılmaya çalısılmıstır. 1964, öncesi ve sonrasında Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan birinci kusak göçmen Rumlar, kimliklerini yeni bir kentsel mekânda sürdürmeye dayalı bir kimlik stratejisi uyguladılar. Topraklarından koparılmıs, dolayısıyla kimliklerinin en önemli unsurlarından biri olan mekânla iliskileri kesilmis göçmenler olarak Atina’da yasama deneyimi, onların kimliklerini koruma amaçlı bir takım stratejiler gelistirmelerine neden olmustur. Kimligi nesnel ve degismez bir veri olarak degil toplumsal etkilesim içinde olusan dinamik bir süreç olarak ele almalıyız (Taboada-Leonetti, 1998, 44). Atina’daki Rumlar baglamında kimlik stratejilerini de, saha arastırmamız ve konu hakkındaki literatürden yola çıkarak, “özgünlüge deger kazandırılması amacıyla köken kimligi ve bagları korumayı hedef alan, grubu ideallestiren kimlik stratejisi” (Marti, 2008, 59) olarak degerlendiriyoruz. stanbul’da ve mroz’da “Rum olmak”, Atina’da da “Rum kalmak” olarak adlandırabilecegimiz bu stratejide, özellikle stanbullular için kimlik ve seçkinlik unsurları olarak; mekanla iliskilenme, kozmopolitlik, yeme-içme alıskanlıkları, sürdürülen adetler öne çıkmaktadır. Binlerce aktif üyesi olan göçmen dernekleri düzenledikleri toplantılarla, eglencelerle Rum kültürünü Atina’da yasatmaya çalısmaktadırlar. Rumlugun yasatılmasına katkı saglayan bir diger etken ise sürgünlerin, Türkiyelilerin çok oldugu mahallelerde oturmayı tercih etmeleridir. Türkçeyi unutmamak için Türk televizyon kanallarını seyretmeleri, onların Türkiye’deki güncel hayattan haberdar olmalarını saglayarak, kimliklerini korumalarına yardımcı olmaktadır. Öte yandan, Rumlugun ikinci ve üçüncü kusaklara aktarılması için dernekler aracılıgıyla kültürel faaliyetler düzenlenmektedir. Rumlar Cumhuriyet tarihi boyunca kimliklerini korumak için gelistirdikleri stratejileri, yepyeni bir mekanda yeniden üretmekteler. Baska bir deyisle, stanbul’da ve mroz’da Rum olma çabalarını, Atina’da Rum kalmaya dönüstürmüslerdir. Rumların kimlik stratejileri; Türkiye ve Yunanistan’da, Rumların “kendi kimliklerini konumlandırmalarıyla çevrelerindeki toplumun onları konumlandırması arasındaki çeliski ve çatısmadan ortaya çıkan [gündelik dilde “gavur’’ ve “Türk tohumu” sözleriyle ifade edilen] damgalamayla” (Goffman, 1975, 12), mücadele ve farklılıklarını koruma çabasıyla biçimlenmistir. Türkiye’de özellikle 1955’den itibaren Kıbrıs krizleriyle kabaran, hem resmi kurumlardan hem de zaman zaman toplumdan kaynaklanan Rum düsmanlıgıyla mücadele etmek için çesitli savunma mekanizmaları gelistirmek zorunda kalan Rumlar, asimile olmaksızın “içimizdeki yabancı, Yunan ajanı” damgasını asmanın yollarını aramak zorunda kalırken, Yunanistan’da da “Türk/Türk tohumu” olmadıklarını kanıtlamak zorunda bırakılmıslar. Bu baglamda kimlik stratejilerinin de temelini olusturan esas stratejileri, kente (stanbul) ve adaya (mroz) dayalı olarak, yani toplumsal iliskilerin merkezindeki mekânla biçimlenmistir. Mekân, sadece kolektif hafıza kaynagı olmakla kalmayıp, Rumlar için kozmopolit ve kadim bir kimlik kaynagı olarak; davranıs kalıpları, konustukları dil(ler), yemek-içme alıskanlıklarıyla ve “seçkinlik”e vurgu yapan, dolayısıyla “farklılık”ı korumayı mesrulastıran bir kimlik kaynagı olmustur. Aralık 2013’de Atina’da, farklı toplumsal kökenlerden 10 stanbullu 2 mrozlu Rum ile gündelik hayat ve kimlik algılarını, tecrübelerini öne çıkaran açık uçlu sorularla gerçeklestirdigimiz derinlemesine görüsmeler ve gözlemler metnin merkezinde yer almaktadır. Ayrıca bu konuda yayınlanan ve saha arastırmalarına dayanan literatüre dayanarak, kendini yeni bir toplumsal ortam ve mekânda yeniden üreten Rum kimliginin bugünkü durumunu, bu kimligi koruma iradesinin nedenlerinin anlasılması hedeflenmistir. Dolayısıyla çalısmamız, açık uçlu sorularla gerçeklestirilen saha arastırması verilerinin belli baslıklarla toplanıp aktarılması ve yorumlamasına dayanmaktadır. Böylece, konuyla ilgili saha çalısmalarını öne çıkararak, çesitli yayınlardan faydalanarak, görüsmecilerin öznelliklerini, kimlik algılarını, Rumlugu Türkiye ve AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak Yunanistan’da yasama tecrübelerini temel alan güncel bir saha çalısmasıyla mütevazı bir katkı hedeflenmistir.

1. SÜRGÜNÜ, ÖNCESİNİ VE SONRASINI ANIMSAMAK

Görüsmecilerimiz; İstanbul ve İmroz (Gökçeada)’da Rum nüfusunun son derece radikal bir biçimde düstügü 1955-1975 arasındaki dönemi yasamıs kisilerdir. Yine görüsmecilerimiz 20 Kur’a askerlik, Varlık Vergisi gibi zor dönemleri de, azınlıkların kolektif hafızalarında henüz tazeyken aile büyüklerinden dinlemisler. Bunun yanısıra, görüsmecilerimizin tümü Kıbrıs krizleri sırasında fiziksel ve simgesel siddet olaylarını, Rum karsıtı idari tedbirleri kendi hayatlarında deneyimlemis, dogrudan ya da dolaylı olarak magdur olmuslar. Cumhuriyet tarihi boyunca Rum nüfusunun degisimini gösteren bazı sayısal verilere bakmak bile, kısa bir süre içinde Rum varlıgının nasıl hızla eridigini, zorunlu göçle ülkeyi terk etmek zorunda kalmayanların neden kendilerini Yunanistan’a gitmeye zorunlu hissettiklerini göstermeye yetecektir. Uzunoglu’nun tespitlerinden hareket edersek, 1955 yılında 105.000 olan Rum nüfusu, 1964 sürgünün hemen ardından 1965’de 30.000 kisiye, Kıbrıs harekâtının ardından, 1975’de 5.000 kisiye düsmüstür (akt. Turan, Pekin, Güvenç, 2010, s. 9-10). Diger bir deyisle, 20 yılda Rum nüfusun sadece 20’de 1’i ülkesinde kalmıs, kalabilmistir. Mübadeleden 1964’e kadar geçen 40 yılı asan dönemde ise Türkiye’deki Rum nüfusunda çok önemli bir azalma görülmemektedir. 1934’de Yunan uyruklulara birçok meslegin men edilmesi, 1942-43 yıllarında 20 Kur’a Askerlik ve Varlık Vergisi uygulamaları, 1955 6-7 Eylül olaylarına ragmen (ki 1955 nüfus sayımı 6-7 Eylül olaylarından daha sonra yapılmıstır) Rumların sayısal varlıgı marjinallesmedi. Ancak, Kıbrıs krizleriyle birlikte artan Rum karsıtlıgının bir sonucu olarak; 1958-1963 yıllarında, Yunan pasaportlular ferdi ya da gruplar halinde -çesitli bahanelerle- sınırdısı edilmeye baslandı. 1964’de, en az 11.000 Yunan uyruklunun sınır dısı edilmesiyle Rum nüfus radikal bir biçimde düstü, bu olayın ardından ülkeyi terk edenlerle birlikte Rum nüfusu eridi (Turan, Pekin, Güvenç, 2010, s. 9-10). Bazı kaynaklar bu sayıyı 12.000 kisi olarak vermektedir (Akar ve Demir, 2014,44). Dolayısıyla esas dönüm noktası, 1964 Sürgün kararları ve o dönemde ivme kazanan Rum düsmanlıgıdır.3 1960 resmi nüfus sayımı sonuçlarına göre Türkiye’de (Türk vatandası olarak) 106.612 Rum 3 1964’de Kıbrıs krizi etkisiyle güçlenen Rum düsmanlıgı, Rum cemaatinde olusan tedirginlik ve Kıbrıs Rumlarıyla iliskilendirilmemek için gösterdikleri çabalar için özellikle bkz. AKAR Rıdvan & DEMR Hülya, stanbul’un Son Sürgünleri, 1964’te Rumların Sınır Dısı Edilmesi, Dogan Kitap, stanbul, 2014. Özellikle s.26-32, 69-91. Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 153 Ortodoks yasamaktaydı, 1965 nüfus sayımı sonuçlarına göre bu nüfus 73.725 kisiye düsmüstü. Bu sonuçlar yaklasık 11.000 Yunan uyruklu Rum ile birlikte 30.000 civarında Türk vatandası Rum’un ülkeden ayrılmıs oldugunu göstermektedir (Akgönül; 2012, s.293, 284). Türk resmi kaynaklarına göre stanbul’da 1927 yılında 26.431 Yunan uyruklu Rum yasıyordu, bu sayı (yabancıları bazı mesleklerden men eden 1934 yılındaki kanundan sonra) 1935’de 17.672’ye, 1945’de 13.598’e, 1955’de 11.879’a ve 1960’da 10.488’e inmisti. Bu Yunan uyrukluların birçogu hayatlarında Yunanistan’ı hiç görmemis, ataları 1830’da Yunan krallıgının kurulmasından sonra Osmanlı topragından ayrılmıs bölgelerden gelen kisilerdi (Alexandris, 1992, 281). stanbul’da yasayan Yunan uyruklu Rumların sayısı 1927 26.431 1935 17.672 1945 13.598 1955 11.879 1960 10.488 1965 - mroz Rumları ise, 1930’dan 1963’e kadar görece rahat, hatta 1950 sonrasında gitgide iyilesen bir ortamda yasadılar. 1950’li yıllarda adada, ekonomik, sosyal ve kültürel hayat canlandı, Rum okullarının egitim kalitesi yükseldi. 4 Ancak, 1963 Kıbrıs krizinin ardından mrozlular; öncelikle genis ölçekli arazi kamulastırmaları5 ve Adalıların ticari faaliyetlerini engelleyen bir dizi idari kararın mağduru olarak yoksullaştılar. Gökçeada Tarım Açık Cezaevi’nin kurulmasının ardından -adli takibi yapılmayan- saldırılar ve Rum okullarının kapatılması ise gelecek umutlarını da söndürdü. Görüsmecilerimizden Stelios, o dönemi söyle anlatıyor: “Bizim adada 1968-70’e kadar Türk nüfus neredeyse hiç yoktu, herkes Rumdu. Bizim için en büyük darbe, adamızda açık cezaevi kurulması oldu. Adada birçok mahkûm, hem de çok büyük suçlardan getirilenler vardı. Tecavüzler oldu, dayak oldu. Bunlar sikâyet edildiginde bir önlem alınmıyordu. mrozlulardan stanbul’a gidenler, geçinebilmek için cemaate ait yerlerde kapıcı oldu. Daha sonra da büyük bir kısmı buraya, Atina’ya geldiler. Zaten dünyanın neresine gidersen git bir mrozlu bulursun”. (Stelios, erkek, 43). 4 mroz’da egitim hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. BOUTARAS Makis, “mrozun egitim serüveni”, in TANSUG Feryal (der.), mroz Rumları, Heyamola Yay. 2012, s. 110-150. 5 Ayrıntılı bilgi için bkz. ERGNSOY Güliz Bese, Adalılar, mroz’dan Gökçeada’ya, stanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, s. 165-167. AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak Böylece mroz Rumları da, genellikle mroz’dan stanbul’a, oradan da Yunanistan ya da baska ülkelere (ABD, Avustralya, Afrika ülkeleri) göç etmek zorunda kaldılar. mrozlularda gurbetçilik birtakım baska Kuzey Ege adaları gibi eskidir, cografi ve sosyoekonomik açıdan benzerlik tasıyan Yunanistan karasularındaki komsu Samotraki [Semadirek] adası da 1950-1970 arasında önemli ölçüde nüfus kaybetmistir (Kolodony, 1982, 4-5). Ancak mroz’da Rum nüfusun azalması dramatik oldu; 1920’de 9.000 olan mroz’daki Rum nüfus 1970’de 2622 kisiye indi, 2000 yılında ise adada sadece 300 Rum yasamaktaydı. (Alexandris; 2012, 179-194). Dolayısıyla “gitmedik, kovulduk” sözü sayısal verilerle doğrulanmaktadır. Görüsmecilerimizin tümü, çocukluk ve gençlik yıllarında Kıbrıs krizleri kaynaklı devlet uygulamaları ve toplumsal tepkilere maruz kalmıslar. Samim Akgönül, 15 Mart 2014’de stanbul’da gerçeklestirilen 1964 Sürgünü temalı bir toplantıda konusmacı olan 1964 Sürgünlerinin tavırlarını söyle betimliyor: “… Seslerinde hüzün vardı, kırgınlık vardı, ama sanki fazla öfke yoktu…” (Akgönül; 2014, 25). Görüşmecilerimizin, kanıtsız bir casusluk suçlamasıyla birdenbire sınırdısı edilmekten, Rum cemaatinin ıssızlastıgı Türkiye’de kendilerine gelecek görmedigi için evlenir evlenmez Atina’ya yerlesip yeni bir hayat kurmaya karar vermeye kadar çesitlenen zorlu yasamöyküleri var. Yine de göç öncesi, göç ve göç sonrasını kapsayan yasamöykülerini çogu kez belirgin bir kırgınlıkla ancak öfke ifadesi göstermeksizin aktardılar. Görüsmecilerimiz iki gruba ayrılabilir; devlet kararıyla kovulanlar ve kendilerini gitmek zorunda hissedenler. Her iki grubun Türkiye’deki hayatları büyük ölçüde benzesmekte ise de, göç kosulları ve dolayısıyla göçün kendileri üzerindeki etkileri farklılasmaktadır. Atina’daki Rumlar, sürgün öncesi hayatlarını, sürgün dönemini ve ardından yıllar süren uyum saglama dönemini ayrıntılı anımsıyorlar. Sürgün, tümü için zor olsa da, devlet kararıyla 1964’de ve öncesinde sürgün edilenlerin üzerinde özellikle travmatik etki bırakmıs. Bu süreç, görüsmecilerin söylemlerinden hareketle; “terk etmedik, sabrettik, ama kovulduk, buradaki zorluklarla da mücadele edip yeni yasam kurduk” sözleriyle özetlenebilir. 2. SÜRGÜNÜN ÖNCES; KEND YURDUNDA KALMAK ÇN SABRETMEK Görüsmeciler genel olarak, Türkiye’deki yasamlarını, iyi anılarını öne çıkararak anımsamaktadır. Rum kimliginin mekânsallıgının ne kadar önemli, Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 155 hatta esas oldugunu anlatmak istercesine; yasam öyküleri, mahalle ya da köy ve komsuluk üzerinde odaklanmaktadır. stanbullu Rumlarda mahalle ve semt, mrozlularda da köy ve ada özellikle kimlik olusturucu hafıza mekânları olarak öne çıkmaktadır. Görüsmecilerimizden Stelios “Benim için ada çok önemli. Ada [mroz], sınırları belli bir yer“ demektedir. Yine bazı stanbullular içinde (mrozlularda oldugu gibi) adalarda yasamıs olanların (Büyükada, Heybeliada…), adalı kimligini özellikle sahiplendigini de görüyoruz (Tanrıverdi, 2007; Halstead, 2012, 49-50). Mekân-kimlik iliskisi, bilindigi üzere, kimlik ile ilgili literatürde önemli bir yer tutar ancak, stanbullular için mekân daha da önemlidir. Bir baska deyisle, onlar için Rum olmak, Polites [Kentliler, büyük harfle yazıldıgından Konstantinupolis’liler] olmaktır (Örs, 2006, 79-95). Rum kimligi, kozmopolit sosyal doku ve bu dokuya kaynaklık eden kentsel mekânla iliskilidir. Göç öncesi güzel anılarla anımsansa da, o döneme ait korkular ya da gündelik hayattaki saldırılar da görüsmelerde dile getirildi. Bir kısmını aktaracagımız bu zorluklara gösterilen tahammülün nedeni, en azından kısmen, Rumların mekâna yogun baglılıklarıyla iliskilidir. Hem stanbullarda hem mrozlularda mekâna baglılık güçlüdür, ayrıca stanbulluların yasam öykülerinde mahalleye yogun bir vurgu yapılmaktadır. 6-7 Eylül 1955 Ve Sonrası; “Yasadık, Sabrettik, Gitmedik” 6-7 Eylül saldırıları; görüsmecilerimizin ya dogrudan yasadıkları ya da çocukluklarında duydukları travmatik bir olaydır. Bu saldırılar, Rum cemaatinde derin etki yapan maddi ve manevi anlamda yıkıma yol açmıstır (Akgönül, 2012, 175-224; Bali, 2010, Alexandris, 1992, Kaloumenos, 2001). Bu olaylar sırasında binlerce ev, dükkân, onlarca okul ve kilise tahrip edilmis (Annastasiadou ve Dumont, 2003; Güven, 2006) manastır ve mezarlıklara saldırılmıstı (Kaloumenos, 2001, 46-70). Ancak tüm görüsmeciler bu olayın, Yunan uyruklu olup dogrudan Yunanistan’a yerlesebilecek durumda olanlarda bile, Türkiye’yi - daha dogrusu stanbul’u- terk etme arzusu dogurmadıgını anlatmaktadır. Öyle ki; 1954-55 ile 1956-57 egitim-ögretim yıllarında Rum okullarında okuyan ögrenci sayısı 6495’den 6888’e çıkmıs, ancak 1962-63 egitim-ögretim yılında 6906 olan ögrenci sayısı 1964-1965 egitim-ögretim yılında 5272’ye, 1974-1975’de 2012’ye inmisti (Annastasiadou ve Dumont, 2003, 18). 1964’te sürgün edilen Yunan uyruklu babasının ölene kadar stanbul özlemiyle yasadıgını belirten rini, durumu söyle anlatıyor: “Babam mobilyacı idi ve (Yunanistan’a) gelmek istemiyordu. Hatta 1955’de her seyimizi kırıp dökmüslerdi. Mahvoldu ama gene de stanbul’da kaldık.’’ (rini, kadın, 67). AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak Diger görüsmecimiz Kata ise, 6-7 Eylül olaylarının Rumlar üzerindeki travmatik ve ekonomik etkisini kendi hayat hikâyesinden hareketle aktarmaktadır: “55’te büyük hazırlık varmıs, saklamıslar. Babamın dükkânı Balıkpazarı’nda idi. Dükkânın içine seker koyuyorlardı. 3 tane kamyonumuz vardı. Seker vardı kamyonlarda. Bu kamyonları bile yolda durdurdular ve numaraları ile tespit ettiler ki Anastas .’ye aittir. Fakat soförler hayır dediler, ‘belki dükkân Anastasi’nindir fakat içerdeki mallar bizimdir’ diyerek kurtardılar. Dükkânının içinde bir çocuk kalıyordu, babam ona çok iyi davranıyordu. O çocuk komsu dükkânın sahibi Sükrü beyden bayrak alıp asmıs bizim dükkâna ve kurtarmıs talandan. O büyük talanda biz maddi zarar görmedik. 1955’de, Kadıköy’deki sokagımızın köse basındaki bakkal dükkânından yaglar ırmak gibi akıyordu. Yine bizim Yeldegirmeni [Mahallesi]’nde Aya Yorgi kilisesini yaktılar. Kilisenin yakınında bir cami vardır. Camiinin Hocası çıktı “çocuklar yapmayın burası ibadet yeridir!” dedi, hocayı da aldılar top gibi yola attılar. O ‘55 olayı’ mükemmel hazırlanmıstı. Kocam 1955’e kadar amcalarının dükkânında çalıstı. 1955’te o dükkân harap oldu. En büyük dükkânlardan biriydi. 1955 yılından sonra o dükkânı bir Türk aldı. Bütün organizasyonu kocama bıraktı, çünkü bilmiyordu bir sey. Kocam da amcalarının dükkânında müdür gibi çalıstı.” (Kata, kadın, 75). Yine çok küçük yasta bu travmayla yüzlesen Dimokritos, ayrıntılarıyla anımsadıgı 6-7 Eylül’ü söyle anlatıyor: “1955’de 4 yasındaydım, Büyükada’da yetimhanedeydim, Türkler kapıya geldi, biz de Türk bayraklarıyla çıktık kapıya ve orda durdular.” (Dimokritos, erkek, 62). Kıbrıs gerginliklerinden beslenen Rum karsıtlıgının, 1950’lerin sonundan baslayarak 1960-1970’li yıllar boyunca özelde Rumlar, genelde ise tüm gayrimüslümlerin gündelik hayatını nasıl zorlastırdıgı bilinmektedir. Bu korkular, aileleri dikkatli olmaya ve kısıtlanmıs bir hayat sürmeye yöneltmis. Özellikle, ev ve okul dısında Rumca konusmaktan çekinme söz konusu olmus: “Ben çocuklarıma aktarıyorum her seyi. Ama o zamanlar babalar çocuklarına her seyi söylemezdi. Öyle bir korku rüzgârı vardı. Bir fark vardı. Korkuyorlardı, konusmuyorlardı. Korku 1962’de basladı… Aman bu Kıbrıs aman! “Vatandas Türkçe Konus” zaten vardı. Aman! O yüzden bu korku vardı zaten. Bana aksam en geç yedi buçukta evde olacaksın diyorlardı”. (rini, kadın, 67). “1964’den sonra büsbütün degisti politik durum. Bizim aleyhimizde bir savas çıktı. Biz duramazdık artık. [mroz’da] okulları yasak ettiler, cezaevi kurdular, cezaevindekiler adanın yollarına çıkıyorlardı. Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 157 Mahkûmlar bazı kadınlara tecavüz etti. 5-6 cinayet islendi. O yüzden özellikle kadınlar korkuyorlardı.” (Niko K., erkek, 55). ‘‘Açık açık bir sey söylenmese bile, konusmalarıma dikkat etmem gerektigi söyleniyordu. Lisede iken çok dikkat etmiyordum aslında. Aman alçak sesle konus derdi halam.’’ (Stelios, erkek, 43). O zamanlarda, aktarılanlara göre, Rumca konusma, kimligini açıga vurma konusunda çekingenlik göstermeyenler de tehditle yüzlesmek zorunda kalıyorlardı: ‘‘Askerligimi Askale’de yaptım. Topçuydum evelallah! Askale’den döndügümde trende 4 arkadas idik. kisi Rumca konustu trenin içinde. Karsıdan gelen iki kisi neden Rumca konusuyorsunuz dedi. Ben döndüm sen askerlik yaptın mı dedim, o da yok dedi. Ben de sizin gibiler Askale’de yasayamaz bile, ama ben orada askerlik yaptım ve istedigim dilde konusurum dedim. Gel Tophane’ye, sana nasıl konustugumuzu kim oldugumuzu göstereyim dedim. Bunun üzerine sustular’’ (Todori, erkek, 74). Kıbrıs’taki çatısmalar, gündelik hayatı genelde azınlıklar, özelde de Rumlar için sıkıntılı, hatta tehlikeli hale getirmisti. 1955’de baslayan bu süreç inis çıkıslarla 1960’lı 1970’li yıllarda da devam etti, sürgün edilmeyenlerin birçogu da kendilerini gitmek zorunda hissetti: “…Babam 58 yılının yazında bankaya gidiyor. Müdür, çabuk kızını Yunanistan’a gönder diyor ve babam beni sınıra bir yere yolladı. Kıbrıslılara ait bir fotograf yayınlamıslardı. Banyoda öldürülen bir Türk ana ile çocugu. Onun üzerine bütün kızlara ihanet [saldırı] olacak dediler. Fakat bir sey olmadı. Veyahut da, oldu da duyulmadı. Ancak Kıbrıs nedeniyle sorunlar hep sürdü. Sürgünün ardından 1965’den sonra da zaten digerleri gelmeye basladılar artık. Yok ‘bir kurus Rumlara vermeyin Kıbrıs’ta kursun oluyor’ yok su, yok bu… Yani Hitler nasıl Yahudilere yaptıysa aynıları aynıları…’’ (Kata, kadın, 75). Kıbrıs krizlerinin Rumlar üzerindeki etkisi 20 yıl boyunca sürdü. Hüseyin Irmak da, Kurtulus örneginde, 1974 Kıbrıs Harekâtının hemen öncesi ve sonrasında kozmopolit stanbul mahallelerinde bile birdenbire Rum komsulara karsı davranısın nasıl olumsuzlastıgını ve 1974’de ülkeyi terk eden bazı Rumların ruh halini kitabında söyle anlatmaktadır: “Kurtulus, 1974 yılında Kıbrıs Çıkartması döneminde bizim de tanık oldugumuz bir degisimi yasadı. O günlerde gazeteler Rumların adada [Kıbrıs] düzenledigi katliamları aktarıyordu… Siyasetin ve savasın gündelik hayatı etkilemesi kaçınılmazdı. Kiliselerde tabutlar içinde silah saklandıgı, papazların kezzap depoladıkları söylentileri kulaktan kulaga kısa sürede yayıldı… Artık Rum arkadaslarımıza ve komsularımıza daha soguk bakıyorduk… O günkü ortamda Rum AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak komsularımızın sıkıntılarının hiç de farkında degildik. Kurtulus’ta yasanan bazı somut örnekleri yıllar sonra duyup ögrenince ancak, olaylara çok yönlü bakılması gerektigini fark edebiliyor insan. Esyalarına hiç dokunmadan ardında sadece ‘Bu azaptan kurtuluyorum Allah’ım’ yazılı bir not bırakarak ayrılanlar olmus meger Kurtulus’tan”. (Irmak, 2010, 132-133). Kendi yurtlarında yasadıkları tüm bu travmalara karsın Rumlar, ilerleyen bölümlerde görülecegi gibi, kent, mahalle, komsuluk iliskileriyle biçimlenen bir kimlige sahiplerdir. Dolayısıyla, Rum kimligi, mekân ve mekânsal iliskiler baglamında ele alınmalıdır. 3. KENT, MAHALLE VE KOMSULAR stanbullu ve mrozlu Rum olma mekânsal bir kimliktir; kentli, adalı, mahalleli olmayı kapsar. Kimlik olusumunda önemli bir kaynak olan mekân, bizim ele aldıgımız örnekte daha da fazla önem kazanmaktadır. Guy Di Méo’ya göre kimlik, birey ile mekân arasında bir sürekliligin saglanabilmesine baglıdır. Birçok örnekte mekânsal iliski toplumsal kimlikleri güçlendiren bir etkendir; bu anlamda toplumsal kimlikleri toplumsal-uzamsal olarak nitelendirmek de mümkündür (Di Méo, 2002: 175-184). Dolayısıyla mekân, tanım olarak toplumsaldır (Poche, 2000), var olması, bir toplulugun ona verdigi anlamla mümkündür. Schütz bunu ‘toplulugun menzilinde’ olarak açıklar. Mekan; bireylerin ve söz konusu bireylerin olusturdugu toplulugun, ‘toplumsallasma’ sürecinde anlam bulan hareketlerinin içinde gerçekleştiği maddesel dünyadır (Schütz, 1987). “Büyük kentlerde ‘kentte köy’ diyebilecegimiz karsılıklı bagımlılık üzerinde olusan küçük içtopraklar olusmaktadır” (Visonneau, 2002, 109). Mekânsallasmıs mahalle, bu tür toplumsal iliskilerin merkezindedir (Mozère, 1999, 20-23) ve alanın bir grup tarafından sahiplenmesinin bir sonucudur (Claval, 1996, 94). Bundan dolayı mekân, aidiyet duygusunu güçlendirmektedir (Claval, 1996, 97). Bu baglamda mahallelerde iki tür toplumsal aktörden söz edebiliriz; mahallede oturan diye isimlendirebilecegimiz mahallenin gündelik hayatına katılmayan pasif aktör ve yerel sosyallesmenin temelinde yerini alan aktif aktör” (Chignier- Riboulon 2000: 77-79). stanbullu Rumların mahalleleriyle iliskisi, bir mahallede oturmaktan ibaret bir ikamet iliskisi degil, “mahalleli olmak”tır. Genelde stanbul, özelde ise yasanan mahallelerle (mrozlular için de adayla) özdeslesmenin yogun oldugu görüsmecilerimizde Rumluk, mekânda olusmaktadır. Zaten Atina’daki stanbullu Rumlar, kendilerini bu konudaki çalısmalarda belirtildigi gibi Polites [“Sehirliler”] olarak tanımlarlar ve öyle tanınırlar (Örs, 2012, 193-198 ve 2014, 26-27; Halstead, 2012, 30), Atina’daki Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 159 mrozlular da yine adalı kimligini sahiplenmekteler ve kendilerini diger Rumlardan da ayrıstırmakta ve ayrı örgütlenmekteler (Babül, 2012, 183-184). Saha çalısmamızda görüsmecilerin bize aktardıkları, kendileri için mekanın ne kadar önemli bir kimlik kaynagı olduğunu gösterdi. Mahalleyle iliskileri de, onunla özdeslesme, kimliginin temeli haline getirme iradesine dayanmaktadır. Bu baglamda görüsmecilerimizin aktardıklarında, tüm engellere ragmen yurtlarında kalma iradesinin uzun süre agır bastığı görülüyor. Bu irade, Rum kimliginde mekânsallıgın önemine isarettir. Bu güçlü mekânsal aidiyet, onların Türkiye’de yurtlarında kalma çabalarının nedenidir. Kendi deyimleriyle “sürgün edilmeseler kalacaklardı.” “64’de 18 yasındayken gelmisim ben, bizi kovdular... Çok güzel bir hayatım vardı. Tarlabası’nda oturuyorduk. 18 yasındaydım. Ne zaman stanbul’u görsem televizyonda aglıyorum. Yazın da Heybeli’ye giderdik. Sürgün olmasaydı gelmeyecektik. Çok güzel hayatım vardı. Babam Yunan, annem Türk tebaalı idi. Biz Tarlabası’nda büyüdük, evde Rumca konusurduk, ‘Karamanlidis’ [Karamanlı] diyoruz biz, onlar da Türkçe konusuyorlardı”. (rini, kadın, 67). ‘‘Galata’da dogdum, Kumbaracı Yokusu’nda büyüdüm. 1964’de 34 yasındaydım. Komsularım da gönderilmemize üzüldüler. Böyle bir karar çıkmasaydı stanbul’da dururduk, gelmezdik.’’ (Diyonisis, erkek, 83). ‘‘Sürgün olmasaydı, kovulmasaydık stanbul’da kalacaktık. Ben Yunanistan’da belki yine üniversitede okurdum ama sonra geri dönerdim. Ailem sınır dısı olmasaydı asla gelmezdi Yunanistan’a. Çünkü keyfimiz çok iyiydi. Niye gelelim? Macera için mi? Tarlabası’nda otururduk. Arkadaslarımla aramız iyiydi. Zaten bizim mahallede 3 tane Türk ailesi ve 1 Ermeni ailesi vardı, geri kalan herkes Rumdu. Yazları da yazlıgımızda Halki [Heybeli]’de kalırdık.’’ (Yorgo, erkek, 70). Komsuluk ve arkadaslık iliskileri, yine mekânsal aidiyetin önemli bir unsuru olarak görüsmelerde öne çıkarıldı. Görüsmecilerimizin bazıları gayrımüslimlerin çok yogun, bazıları da görece seyrek bir nüfus olusturdukları semtlerde yasamıslar. Ancak, öyle ya da böyle kozmopolit yasamı dogal bir durum olarak yasamıslar ve kozmopolit bir ortamda kimliklenmisler. Aktardıgına göre homojen bir sosyal çevrede (varlıklı Rumlar arasında) yasamıs olan görüsmecimiz bile, ezan sesiyle uyanmayı sevdigini önemle belirtti. ‘‘Cihangir, çogunlukla zengin Rumların oturdugu mahalle idi. Akarsu caddesinde binalar hep Rumlara ait idi. Daha çok Rumlar arasında bir hayatımız vardı. Az Türk arkadasım vardı. Ama zerzavatçılar vs. Türk idi. Bizim evimiz Firuzaga camisine çok yakındı. Sabahları hocayı dinlemeyi çok severdim.’’ (Nikos Z., erkek, 69). AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak Daha kozmopolit mahallelerde yasayanlar ise, farklı kimliklere sahip komsularla iliskilerine özel vurgu yapmaktadırlar: ‘‘Kadıköy’de yasıyorduk. Arkadaslarım en çok Türk arkadaslarım idi. Münasebetimiz çok iyi idi komsularımızla. Yazın da Burgazadası’na giderdik. Sınır dısı olmasaydık katiyen buraya gelmezdik.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Komsularım, Türk Ermeni herkes vardı. Sürgüne gelmeseydim, Atina’ya gelmezdim. Çünkü burada bir hayatım, iyi bir isim vardı, dösemeciydim.’’ (Teologos, erkek, 82) Farklı toplumsal kökenlere sahip olanların, kent ve mahalle hayatına dair anıları da farklılasmaktadır. Ancak mahalledeki sosyal yapılar birbirinden farklılassa da, Rumların mekânla özdeslesmeleri anlamında bir farklılık ortaya çıkmıyor. Bu bakımdan, Todori ve Elisavet’in anlattıgı iki mahalle ortamını karsılastırmak ilginç olacaktır: “Biz Tophane’de yasamaktan gurur duyuyorduk. Orada yasamak daha erkekçe geliyordu bana. Sekiz yasından sonra tek basıma yasadım. O yüzden korku nedir bilmem ben. Bize burada soruyorlar korkmuyor muydunuz orada diye? Korkma degil ama üzgünlük vardı bizde”. (Todori, erkek, 74). “Bakırköy’de çok nezih bir ortam vardı. Ama iste (Rumların) hepsi hemen hemen gitmisti. Biz de gitmeye karar verdik ama Türk komsularımız gitmemizi hiç istemediler”. (Elisavet, kadın, 60). Ancak, stanbul her zaman iyi anımsanmamaktadır. Yunanistan’a göç sürecinde bir de stanbul asamasını yasayan mrozluların bazıları için stanbul’daki hayat da, travmatik göç sürecinin bir parçası olabilmektedir: ‘‘Köyde dolasıp her seyi yapan bir çocukken, Tarlabası’nda apartmanda yasamak… Annemden ayrılmak çok zordu. Bu yüzden de ben stanbul’u hiç sevmemistim. O nedenle sonra bir on sene kadar gitmedim. mroz Rumcası konustugum için ilk asamada stanbul’da dalga geçmislerdi.’’ (Stelios, erkek, 43). Köken mekân, Atina’daki Rumlar için son derece önemlidir. Mahalle-semt örgütlenmelerini esas alan stanbullar için de ada kimligi (Tanrıverdi, 2007; Halstead, 2012, 49-50) önemlidir. Ölenlerin mezarlarının, eski mahallelerindeki mezarlıklara tasındıgı da görülmektedir. (Turan, Pekin, Güvenç, 2010, 23). Aslında Yunanistan’da tüm mübadele göçmenleri ve Yunan diasporasından Yunanistan’a gelmis olanlar için köken mekân, önemli bir kimlik kaynagıdır. Örnegin sayıları 1 ila 1,6 milyon olarak tahmin edilen Pontuslu Rum kökenli Yunanlılarda güçlü bir mekânsal kimlik sözkonusudur (Vergeti, 201-212) ancak bu tür gruplar büyük oranda mekânla fiziki iliskisi kopmus 2. ve 3. kusak göçmenlerdir. Oysa Yunanistan’da çogu hala Türk vatandaslıgını koruyan on Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 161 binlerce Türkiye’de dogmus büyümüs stanbullu, mrozlu Rum, baska bir deyisle iki mekânda sosyallesmis kisiler yasamaktadır. Üstelik “stanbullu olmak”, bir memleket kimliginden çok daha öte bir kimlik kaynagı olarak algılanmaktadır. stanbul, görüsmecilerimizden Elisavet’in deyimiyle “Halen Patrikhane’ye ev sahipligi yapan, iki imparatorlugun baskentligini yapmıs olan ‘sehir’’dir. Bu nedenle, Atina’da yasayan stanbullu Rumlar, kendilerini tasradan/diasporadan merkeze göç etmis kisiler olarak görmeyip, Ortodoks dünyasının merkezinden gelme iddiasını tasımaktalar. Dolayısıyla stanbullu Rumlar göçmen damgası yemekte ama Polites [Sehirli] olmanın ayrıcalıgını iddia etmekteler. Bu ortak algıları, onları diasporadan Yunanistan’a yerlesmis olan diger göçmen gruplarından farklılastırmaktadır. Apelasis (Sürgün) Yunan uyrukluların sınırdısı edilmesi, 6-7 yıla yayılan bir süreçtir. 1958’de, [aralarında Yunan uyruklularının yanısıra Türk uyrukluların da bulundugu] bazı ileri gelen Rumlar “Türkiye’nin çıkarları aleyhinde faaliyette bulunmak” suçundan sınırı dısı edildiler. Bu baglamda 1933’den beri faaliyette olan, 1950’li yıllarda 1200 üyesi olan ve amacı kültürel faaliyetlerle sınırlı bulunan stanbul Yunan Birligi (Eleniki Enosis Konstantinupoliton) dernegi’nin, önce 1956 yılında yönetim kurulunun 12 üyesi “casusluk” suçlamasıyla tutuklanarak sınırdısı edilmisti (Bozis, 2011, 154-155). Bunun ardından, Türkiye’nin çıkarları aleyhinde faaliyet gösterdigini belirten bir mahkeme kararıyla, 1958 yılının Nisan ayında dernek kapatılıp, mal varlıgına el konuldu (Alexandris, 1992, 272). 1958-59 yıllarındaki sınırdısı kararları genelde bireyseldi, hukuksal açıdan da 1964’deki toplu sınırdısı kararından farklıydı (Akgönül, 2012, 252-253). Yine de bazı kesimlerde kaygı daha o tarihte baslamıstı. “1958-1959 yıllarında çok depresif bir atmosfer vardı. Provokasyonlar demek oluyordu bu. Sokaklarda ‘Vatandas Türkçe Konus, ‘Ya Taksim ya Ölüm’, ‘Kahrolsun Yunanlılar’ diye haykırıyorlardı. Yavas yavas insanlar bu sehirde geleceklerinin olmayacagını düsünmeye basladılar” (Nikos Z., erkek, 69). 1958-1963 yıllarında sınırdısı kararları görece az sayıda kisiyi etkiledi ve bazı siyasi nedenler bahane edildi. Ayrıca, 1960-1963 arasında Yunanistan’la iliskilerde ve Türkiye’de Rumlara karsı gelistirilen devlet politikasında yeniden - kısıtlı da olsa- bir yumusama süreci baslamıstı (Akgönül, 2012, 246-251). Bu nedenlerden dolayı, Rum cemaatinin büyük bir bölümü için, 1964 yılında tüm Yunan uyrukluların sürgün edilmesi kararı sürpriz oldu. Sınırdısı edileceklerle ilgili ilk liste 24 Mart 1964’de basında yayımlandı ve hemen 5 gün sonra 29 Mart 1964’de, listede adı bulunanlar sınırdısı edildiler. (Alexandris, 1992, 281). Kıbrıs krizlerinin gündemde önemli bir yer tuttugu 1960’lı, 1970’li yılların basını ve popüler kültürü (özellikle sinema) Rum imajını olumsuzlastırarak resmi AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak politikaya katkı sunmustur. Scognamillo, Türk sinemasında 1950’li yıllardan itibaren “Bizans oyunlarının” öne çıktıgını ve gayrımüslim tiplerin çogu kez olumsuz olduklarını ifade etmektedir (Yasartürk, 2012, s.44). Bu durum ancak 1990’lı yıllarda degismeye baslamıs, gayrımüslimler sinemada karakter olarak temsil edilmeye baslanmıstır (Yasartürk, 2012, s.77). Türk basını da hem Kıbrıs Krizini sürekli gündemde tutmus (Akgönül, 2012, s.262-269) hem de toplumda Rum imajını olumsuzlastırmayı bilinçli olarak tercih etmisti. Basın durumu sorgulamamıs, Rumları yargılamıstı (Sözeri, 2014). Hüseyin Irmak, Kıbrıs krizinin yogunlastıgı dönemde, kozmopolit bir toplumsal yapısı olan Kurtulus semti örneginde bile basının ve sinemanın kıskırtmasıyla Rumlar hakkında toplumsal algının degisimini söyle aktarıyor: “…Sınıfımız, okuldaki diger sınıflar gibi, Kurtulus’un toplumsal yapısının tam bir aynasıydı. Türk, Kürt, Ermeni, Süryani çocukları bir arada otururdu… Ancak 1974’de Kıbrıs çıkartması döneminde bir degisim [burada da] yasandı. Kiliselerde tabutlar içinde silah saklandıgı, papazların kezzap depoladıkları söylentileri kulaktan kulaga yayılmaya çalısıldı. Çocugundan büyügüne, kadınından erkegine birçok insanda Rumlar aleyhine duygular belirmeye basladı…” (Irmak, 2010, s.128). stanbullu Rumlar arasında Yunan ya da Türk uyruklu Rum olmak önemli bir ayrım olusturmuyordu. 1964 yılında sayıları 12.000’e ulasan Yunan uyruklu Rum, Türk uyruklu Rum cemaatiyle kaynasmıs olarak yasıyordu. Buna karsılık Yunanistan’da da yarısı Rum olan 3.000 Türk uyruklu yasamaktaydı (Akar ve Demir, 2014, 44). Sınırdısı kararından sonra görülecegi üzere, Yunan uyruklular hakkında alınan sınırdısı kararı, haklarında sınırdısı kararı verilenlerin neredeyse 4 katına ulasan bir nüfusun kısa bir süre içinde Yunanistan’a gitmek zorunda kalmasına yol açmıstı. Cumhuriyet gazetesi 11 Ekim 1964’de sınırdısı edilenlerle birlikte 30.000 Türk uyruklu Rum’un da ülkeyi terk ettigini açıklıyordu. (Alexandris, 1992, 286). Böylece yaklasık 6 ay içinde 40.000’i askın kisi yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Bir görüsmecimiz, Türk uyruklu Rumlar ile Yunan uyruklu Rumların arasındaki güçlü bagları söyle anlatıyor: “Bizim için herkes Rumdu, hiç kimse düsünmüyordu tebaa olayını, çogu stanbul dogumlu olup tebaası Yunanlı idi. Bu sürgün ister istemez psikolojik olarak herkese tesir etti” (Todori, erkek, 74). 1958 ve sonrasında “siyasi nedenlerle” sınırdısı edilmelerle, 1964’deki toplu sınırdısı uygulamaları, hukuki yapıları itibarıyla farklıdır ancak her ikisi de keyfi idari kararlardır. “Siyasi nedenlerle” Türkiye’yi terk etmek zorunda kalanların öyküleri, bu kararlardaki keyfiligi açıkça göstermektedir: “O zamanlar stanbul’da dösemecilik yapıyordum, bir gün beni 1. Subeden aradılar, Yunan Konsoloslugu’ndan Patrikhane’ye gizli belge tasıdıgımı Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 163 düsünerek beni ajanlıkla suçladılar. Gizli polisler vardı, onlar beni fotograflamıslar. Kuryelik yapmakla suçlandım. Basladılar beni dövmeye, ben yok dedikçe… Oysa ben oralara perde takmaya gidiyordum, ama inanmadılar beni tutukladılar, iki gün kaldım içerde. Sonra beni Sirkeci’ye polisle getirdiler ve trene bindirip sınırdısı ettiler’’ (Teologos, erkek, 82). Sınırdısı edilmelerdeki hukuksal sorunlar ve kanıtsız suçlamalar dısında, sınırdısı edilme sürecindeki kötü muamele de yasanan travmanın önemli bir parçası olmustur. Fiziksel ve/veya simgesel siddet, zorla imzalatılan resmi evraklar bu konudaki çesitli yayınlarda ele alınmıs bir konudur. ‘‘Benim hanım Türk tebaalı idi. Yunan pasaportu olmayanlar mecbur kaldılar gitmeye Yunan tebaalı olanlarla. Sınırdısı edilenler 13 bin kisi idi [!]. Ama çocuklar, esler var… 35-40 bin kisi etkilendi. Bir arkadas var, o, bos beyaz belgeyi imzalamak istemedi. Ve onu tokatladılar. Ben imzaladıktan sonra, parmak izlerimi aldılar, mahkûm gibi. Bir kaç gazete vardı, onlar gideceklerin listesini veriyorlardı. Gitmek için bize bir mühlet verdiler. Bileti getireceksiniz ve ikamet belgesini geri vereceksiniz dediler. 17 Haziran’da oldu bu, ben 23 Haziran’da çıktım.’’ (Diyonisis, erkek, 83). Babalar, Ogullar, Kızlar Sürgün kararları pratikte bireyleri degil, aileleri kapsıyordu. ster “zararlı faaliyetleri” dolayısıyla 1964 öncesinde sınırdısı edilenler olsun, isterse de 1964’deki toplu sürgünde ülkeyi terk etmek zorunda kalanlar olsun, hemen hemen tümünün ya hemen ardından ya da eszamanlı olarak çocukları ve esleri de ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. “Ben stanbul’da basladıgım lise egitimimi Atina’da bitirdim. 1961’de geldim Atina’ya ben. Babam gönderdi beni buraya, sımarıktım biraz, buradaki askeri özel okula yazdırdı beni, uslanayım diye. Yatılı kaldım. Yazları okul bitince geliyordum, 1963 yazında eve gelemedim çünkü babam kovulmustu. 6 saat içinde 6 kilo valiz ile babamı hemen o gün kovdular 1963’de! Babam yanına hiçbir sey almamıstı. Fanila, silip vs. gibi seyler getirmisti. Cemiyet üyesi idi, zararlı faaliyet yürüttügü gerekçesi ile kovdular. Babamın bazı önemli arkadasları ona yardımcı oldular. O yüzden eziyet görmedi kovulurken. Annem ve kardesim de 10 gün sonra geldiler. Anne tarafı da Yunan vatandası idiler. Büyükannemi kovmadılar, çünkü 80 yasında idi. Bir apartmanımız vardı, satamadı, yalnız kiralıyordu. Gizli kararname varmıs, malların satılmaması için. Belli bir yasa kadar olanları göndermemisler” (Yorgo, erkek, 70). “1959’da sürgün edildik çünkü babam Eleniki Enosis [stanbul Elen Birligi] Cemiyeti üyesi idi. 1958’de bütün cemiyet [yönetim kurulu] üyeleri tutuklandı. Hepsi hakkında Makarios’u desteklemek için para toplandıgı suçlamasında bulunuldu. 1959’da Dernegin 15 meclis üyesi sınır dısı AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak edilmisti. 1959’daki olaylar çok iyi bilinmiyor, ama bence çok önemli çünkü bunlar yolu açmıs oldu. Bir kisi yüzünden 5 kisi ülkemizi terk etmis olduk. Babam is için Yunanistan’da iken mektup aldı dönemezsin diye, Ekim ayıydı, biz de okula baslamıstık. Okulu bitirmek zorundaydık. Annem, akrabalarımızın yardımıyla her seyi organize etmeye çalıstı. Cihangir’deki ve Burgazada’daki evlerimizi satmak mecburiyetinde kaldık.’’ (Nikos Z., erkek, 69). ‘‘Gazetede ismimizi okuduk. Babam gönderilince biz de onunla gelmek zorunda kaldık. Babam gazetede ismini görünce 4. Subeye gitti. Çünkü babam Yunan tebaalı idi. Çünkü Siroslu onun da babası. Annem Türk tebaalı idi, ben de Türk tebaalı idim. Politika Kuzina [Bir Tutam Baharat] filmindeki gibi iste geldik. Çok acele oldu, dısarıya çıkardık bütün esyaları, o kadar seyi satamadık, çünkü bizim gibi gönderilen bütün insanlar satıyordu. Babam rüyalarında ‘hayır hayır ben bir sey yapmadım beni kovmayın’ diye bagırıyordu. Babamın stanbul’daki dükkânı babasının dükkânı idi, çok eskiden beri çalıstırıyordu. Çok fena oldu tabi. [1964] Mayıs ayında dükkânı kapadılar, bir daha buradan geçmeyeceksin dediler. Gelirken gümrükte istediklerine izin veriyorlardı, istemediklerine vermiyorlardı. Hiçbir sey diyemiyordun.’’ (rini, kadın, 67). Ve Es Durumundan Sürgün Yunan uyrukluların birçogu Türk uyruklu Rumlarla evliydi. Bu nedenle aileden bir kisinin sınırdısı edilmesi, birçok örnekte aslında Türk vatandası olan esin ve çocukların, bazen kayınvalidelerin, kayınpederlerin de ülkeyi terk etmek zorunda kalmalarına neden oluyordu. Bu dönemde bazı ailelerin dagılıp bir daha hiç birlesemedigi de görüldü.6 Ya aileler dagılıyordu ya da sadece kisiler degil aileler sürgüne gidiyordu. Kendisi Türk vatandası olan ama esinden dolayı ülkeyi terk etmek zorunda kalan Kata, bu durumu söyle anlatıyor: “Sürgünü çok fena hatırlıyorum. 1985 yılına kadar stanbul’a hiç gitmek istemiyordum. 4. subede, esimin parmak izini aldılar ve zorla bir kâgıt imzalattılar. O gün sabahleyin kocam dükkâna gitmisti. Telefon ettim ‘Kosta geldi mi dükkâna?’ diye sordum. ‘Geldi, ama üzülme 4. subeye çagırdılar’ diye cevap verdiler. ‘Fakat niçin çagırdılar?’ dedim, ‘biliyorsun’ dediler. Saatler sonra kocam bana telefon etti ve ‘biletimi hazırla gidiyorum’ dedi. O zamanlar, Cihangir’de caminin tam karsısında bir apartmanda oturuyorduk. Apartmanın sahibi bir pasaydı ve binanın ilk katında oturuyordu. Sürgünü ögrenir ögrenmez beni çagırdı. ‘Bak kızım sen Türk tebaalısın degil mi?’ diye sordu. ‘Evet, çocuklarım da burada dogdu’ dedim. Bana ‘sen gitmemelisin!’ dedi. Ben de ‘nasıl gitmeyeyim kocamı kovuyorlar’ dedim. ‘Bir çaresini bulacagız, gitmeyeceksin’ dedi. Kendisi pasa oldugu halde çok üzüldü, bana 6 1964’de dagılan ve bir daha hiç birlesemeyen bir ailenin öyküsü için bkz. Yahya Koçoglu, Hatırlıyorum, Metis Yayınları, 2003, s. 98-107. Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 165 mümkünse yardım edecekti. Doktorum da Türk idi çocuklarımı dogurdugum vakit. Rodoslu bir Türk idi. Gittim Allahaısmarladık demeye, birbirimize sarıldık agladık. Yani diyecegim o ki o zamanlar kimse uzaklasmadı bizden, bunlar tehlikeli insanlar demedi. O zamanlar birbirimizi seviyorduk, aramızda bu Müslüman bu Ortodoks diye bir sey, bir fark yoktu, aniden geldi bu gelen!’’ (Kata, kadın, 75). Rumlar Gitti Biz De Gittik Rum cemaatinin büyük bir bölümünün sürülmesi/gitmek zorunda kalmasıyla birlikte görüsmecilerimizin deyimiyle “cemaat ıssızlastı”. Rumlar için Türkiye’de hayatın zorlasması nedeniyle de özellikle kendi yurtlarında gelecek kurmayı riskli gören gençler, 1960’ların sonundan itibaren ülkeyi terk etmeye basladılar. Bu “terk etme” süreci de görüsmecilerimize göre ülkeyi terk etme degil [dolaylı yoldan da olsa] kovulmaydı. “…1964 sonrası ‘sıra bize gelecek mi?’ korkusu oldu. Hele 1974 sonrasında, kesin olarak Atina’ya gelme kararı aldık. Bize 1964’de bir sey olmadı, babam Türk tebaalı idi, babamın fabrikaları falan vardı. Ama ben bir kariyere baslamak istiyordum. Oysa o dönemde nüfus cüzdanı ile bir yere, bir daireye gidiyorsun ‘‘Aaa Rum Ortodoks’’ diyorlardı.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘Rum, hiç kalmamıstı etrafımızda. 1970’de liseyi bitirdigimde, bütün arkadaslarım Bakırköy’den gitmisti. Ben tek basıma kalmıstım, bütün arkadaslarım gitmisti. 1978’de geldik. 4 Haziran’da evlendik, 2 gün sonra da buraya [Atina] geldik. Balayını da burada yaptık. nsanlar akın akın gidiyordu. Bir korku vardı. Sadece Bakırköy’de 500 ailenin üstünde Rum vardı. Rumlar, stanbul’dan ayrılmasaydı, biz de gelmezdik buraya.’’ (Elisavet, kadın, 60). mrozlu Rumlar ise, 1964-1974 döneminde ugradıkları siddet ve ekonomiktoplumsal yalıtılmışlık nedeniyle deyim yerindeyse adadan kaçırtıldılar. Geçmisten beri mrozluların bir kısmı stanbul’a ya da diasporaya gurbetçi olarak gitmekteydiler, ama bu dönemde, önceki dönemlerden farklı olarak, İmroz neredeyse tümüyle bosaldı. ‘‘mrozluların adadan gitmesi tamamen siyasi nedenlerdendir. Rumca egitim yasaklandı, adada ekilebilir arazinin %90’ı istimlâk edildi. Ayrıca adanın dısına kesilmis hayvan çıkarılması yasaklandı. Ada askeri bölgeydi, sadece Türk vatandasları girebiliyordu, asker her gelenin çantasına bakıyordu. 1970’li yıllarda, 1980’li yılların basına kadar böyle idi. Her sey yasaktı. Ticaret engellendi, zaten o zaman turistte gelmiyordu. Bizden 70’li yıllarda büyük gidis oldu. 1974 Kıbrıs Harekâtını hala hatırlıyorum. 4 yasımdaydım, ben balkondaydım, komsu babama ‘pencereleri gazete ile kapatın da ısık görülmesin’ demisti. Bütün gece üzerimizden uçaklar geçti. O dönem cemaatin ileri gelenleri de tutuklandı. 1974’de Kastro (Kaleköy), az nüfuslu AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak bir köy, tamamen bosaltıldı. Birkaç Kastrolu tanıyorum, o kadar çok korkutulmuslar ki bizim dernege [mrozlular Dernegi] bile gelmiyorlar. Onlar bir daha asla adaya dönemediler. Onların evleri de öyle kaldıydı. Simdi adanın en turistik yeri burasıdır. Türk kamuoyu bunları bilmiyor. Adada yasayanlar bile bir sey bilmiyor. Sadece ‘[Rumlar] gittiler’ diyorlar. Ama Türkiye de degisiyor. Eskiden bir seyleri degil söylemek, düsündügünde bile kötü seyler oluyordu.’’ (Stelios, erkek, 43). mrozlu Rumların Yunanistan’a göçü genellikle iki safhalı olmus: önce çocukların egitimlerini sürdürmeleri için (çünkü 1964’de mroz’daki tüm Rum okulları kapatılmıstı), çocuklar stanbul’a gönderilmis, ardından aileler stanbul’a yerlesip ve bir süre stanbul’da kaldıktan sonra da gerekli hazırlıkları yaparak Yunanistan’a göç etmisler: ‘‘Ben Zeytinli köyündenim. Uzun süre ailemle stanbul’da yasadıktan sonra Yunanistan’a 1987’de geldim, sonra da annem ve kız kardesim geldi. mroz’da Yunanca egitim yasaklandıgından, aileler de çocuklarının Rumca ögrenmesini istediginden ilk etapta çocuklar gönderildi. stanbul’a çocuklar gönderilirdi, sonra aile stanbul’a yerlesirdi. Ben de 2. sınıfta stanbul’a gönderildim. Ben sanslı çocuklardanım, çünkü halam stanbul’da yasıyordu, halamın yanında kalabildim. Küçük yasta aileden ayrılmak herkesi etkileyecek, içinde yaralar açacak bir seydir. Ben liseyi bitirene kadar, annem de geldi, annem de bizimle kaldı. Halamlar, Tarlabası’nda idi. Benim dönemimde zaten birçok insan gitmisti Yunanistan’a. stanbul, Yunanistan’a ya da baska ülkelere göç için bir basamak idi. Su anda sadece Atina’da 8-9 bin mrozlu yasıyor olabilir.’’ (Stelios, erkek, 43). ‘‘1965’de ilkokul 1. sınıfta idim, 1966’da mroz’dan stanbul’a gittim. 3 yıl stanbul’da yasadım. 1969’da stanbul’dan döndüm 1 sene kaldım, ondan sonra dogrudan dogruya tüm aile Yunanistan’a geldik.’’ (Niko K., erkek, 55). Sonuç olarak, tüm göç öykülerine baktıgımızda; zorunluluk, ortak bir tema olarak ortaya çıkmaktadır. ster Yunan ister Türk uyruklu olsun, iç içe yasayan ve birlikte bir cemaat olusturan Rumların göçü dogrudan ya da dolaylı olarak zorunlu bir göç olmus ve travmaya neden olmustur. 4. ATNA’DA RUM OLMAK, RUM KALMAK Sınır dısı edilerek ya da göç ederek Yunanistan’a yerlesen stanbullu ve mrozlu Rumlar, yeni vatanlarına uyum saglama ve Rum olarak Atina’da var olabilme mücadelesine girdiler. Özellikle göçün ilk yıllarında yabancı hatta Türk olarak görüldükleri bir toplumda gündelik hayata uyum saglamak, maddi zorluklarla mücadele etmek zorunda kaldılar. Aradan geçen yıllar içinde sözkonusu göçmenlerin çogu topluma uyum saglayıp, bu kez de mekânından Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 167 kopmus Rum kimligini yeni vatanda sürdürme çabasına giristiler. Bu çaba hala devam etmektedir. Sürgünden Sonrası Rumlar, zorunlu ya da gönülsüz geldikleri Atina’da yeni bir hayat kurup uyum saglamak için büyük bir çaba göstermek zorunda kalmıslar. Göç edilen dönemin, Yunanistan’da ekonominin gelistigi, refahın arttıgı bir dönem olmasına ve göç eden meslek sahiplerinin kolayca is bulup refah düzeylerini arttırabilmelerine karsın (bu konuda bir anekdot için bkz. Anasstasiadou ve Dumont, 2003, 11), birçok Rum, mülklerini ve is iliskilerini yitirdiklerinden sıkıntılı dönemler geçirmisler. Bu durum, özellikle 1964 sürgünleri için özellikle geçerlidir. Öyle ki; bir kısmı stanbul’da bir kısmı Atina’da kalan parçalanmıs ailelerin, intihar eden onlarca isadamının ve uzun süre yoksulluk çekip akrabalarının yardımına muhtaç kalanların öyküleri bu göç sürecine damgasını vurmaktadır. 1964 ve öncesinde sınırdısı edilenler içinde, özellikle orta yaslı erkeklerden, yoksullasma ve yeni ortama uyumsuzluk nedeniyle ruhsal bunalıma giren hatta ruhsal buhran sonucunda intihar edenler bulunmaktadır: ‘‘1963-64’de yoksullasanlar vardı ve bir daha hiç düzelemediler. Sadece benim babamın 4-5 arkadası intihar etti. Zaten bunların bir kısmının ailesi stanbul’da kalmıstı, düzen kurup getirememislerdi. Burada yasayamadılar, burası zor geldi. Bunların hepsi stanbul’da is adamı idi. 44-45 yaslarındaydılar, Cihangir’den, Kurtulus’tan, Samatya’dandı bu kisiler. Kovulanlara bir, bir buçuk yıl bir yardım yapılmıstı. Bir memur maası civarı kadar yardım yapılmıstı Yunan devleti tarafından. Babam, annem ve kardesim bu yardımı aldı. Ben alamadım çünkü ben kovulmamıstım.’’ (Yorgo, erkek, 70). ‘‘Fakat çok insanlar, özellikle yaslılar, psikolojik travma, buhran geçirdiler.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Varlıklı olanlar özellikle çok üzüldüler. Fabrikalar, Büyükada’daki evler hep kaldı. Tasıyamadılar ki! Biz daha iyi hayat kurmak yerine daha kötü bir hayat kurduk burada. Birçok kisi evlerini satamadı, paralarına el kondu.’’ (Elisavet, kadın, 60). Özellikle 1964 Sürgünlerinin psikolojik travmaları, konuyla ilgili eserlerde ele alınmıstır (Akar ve Demir, 2014, 140). Ayrıca, göçün sekli ve göç edenlerin göç ettikleri zamandaki yaslarına göre düzeyi degisen birtakım psikolojik travmalar tespit edilmistir. Uzunoglu’na göre tüm sürgünler, farklı düzeylerde travma yasamıslar ve bu travmanın semptomları, bazen hemen bazen de yıllar sonra ortaya çıkmıs. 1964 Sürgününde 18 yasın altında olanların, Yunanistan’da AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak anadillerini serbestçe konusabildikleri bir ortamda yasamaya baslamaları ve sıkı aile baglarından yararlanabilmeleri, travmayı görece hafif atlatmalarını saglamıs. 18-50 yas aralıgında olanlar yeni yurtlarında ayakta kalma mücadelesine girismisler, bir anlamda travmayı ötelemisler. 50 yasın üzerindekiler ise en agır psikolojik travmayı yasamıslar, bu yas grubundan en az 20 kisi intihar etmis. (Uzunoglu, 2014, 56). Görüsmecilerimizden Hristo, farklı grupların travmayı yasama yogunluklarını su sekilde açıklamaktadır: “Bazılarında travma o kadar büyük ki onlar stanbul’u kafalarından sildiler. Bunlar çok az ama. Çogu [Rum] orta vaziyette. Tabi travmaları var. Ama orası da benim vatanım diyorlar. Yunanistan’da rahatız memnunuz ama bir hüzün de var. Gurbetlik var. Bazıları hala stanbul’da zannediyordu kendini. Buradaki iklime hiçbir zaman girmediler. Bunlar yaslı kisilerdi.” (Hristo, erkek, 64). Daha genç olanlar, Atina’da akrabaları olup destek alanlar ya da Türkiye’deyken de Yunanistan’da sürdürebilecekleri bir meslege sahip olanlar ise sıkıntılara daha rahat gögüs gerip kendilerine yeni bir yasam kurabilmisler. Ancak bu süreç zorlu geçmis, bazıları için de uzun zaman almıs. ‘‘Buraya geldigimde vaziyet çok kötüydü, kimse yardım etmedi. Ortada kaldık. Ne Yunanistan’dan ne Türkiye’den bir yardım olmadı. Babam geldigimiz zaman ilk evvela sular idaresinde çalıstı. Sonra belediyede çöp tasıdı. Temizlik isi yaptı, annem de temizlik yapıyordu. Adada ise Dereköy’de koyun keçi vardı. Çobanlık, çiftçilik yapıyorduk, orta halli bir hayatımız vardı.’’ (Niko K., erkek, 55). ‘‘Aslında gönderilecegimiz de belliydi. Geldigimizde Yunanistan’a, dayımda kaldım. Manifaturacı idim, burada da aynı isi yaptım.’’ (Diyonisis, erkek, 83). ‘‘Sınır dısı edildigimde birkaç gün sınırda kaldım. Nereye gidecegim diye düsündüm, Atina’da annemin kardesi vardı, geldim buraya. Neyse çabuk is buldum, esim Yunanlıdır.’’ (Teologos, erkek, 82). ‘‘lk geldigimizde akrabalarımızın yanında kaldık. Zaten bunlar da daha önce gelenlerdi. Onlar da 1932’de meslekler meselesi ile gelmislerdi. Babam tekrar burada da isini kurdu, tekrar yükseldi. Sonra babamın isini elime aldım; büyüttüm büyüttüm ondan sonra da düstüm.’’ (Yorgo, erkek, 70). ‘‘En azından biz sanslıydık. Çünkü esimin ailesi buradaydı, senelerce evvel yerlesmislerdi ve bize yardım ettiler. Gelir gelmez Paleo Faliro’da kaldık. Çünkü kocamın ailesi buradaydı. Babası, abisi yardım ettiler. Ben bir kilo seker ne kadar eder bilmiyordum. Ama o dükkâna [bakkal dükkânı] girdim ve çalıstık ve elhamdülillah kendimizi toparladık.’’ (Kata, kadın, 75). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 169 ‘‘Gelir gelmez annemle bir ev bulmak için Atina sokaklarına çıktık, stanbul’da daha çok ev kızı idik, is yapmıyorduk, burada çalısmak zorunda idik. O zamanlar ben çok utangaçtım is görüsmelerine gidiyor ama konusamıyordum. Ancak zamanla açıldım’’ (rini, kadın, 67). Özellikle göçün ilk dönemlerinde toplumsal kabul, önemli bir sorun olarak yasanmıs. Bir yandan dilsel ve kültürel farklılıklar nedeniyle uyum saglama zorlugu yasanırken, [özellikle sınırdısı edilerek gelenlerin] göç sonucu ani ve asırı yoksullasmayla mücadele etmeleri de gerekmis. Görüsmeciler, bir yandan yasadıkları uyum sorunlarını anlatırken, diger yandan da, -özellikle 1960’lı yıllarda- Atina’da yasam kalitesinin stanbul’a göre daha düsük oldugundan, Yunanlıların insan iliskilerde daha soguk olduklarını, kozmopolit yasamın da bu kentte gelismemis oldugunu söylediler. Özellikle yoksullasma nedeniyle Atina’da, Yunanistan’ın kırsal bölgelerinden gelenlerle bir arada yasamıs olanlar, fazla “seçkin” bulunmaktan dolayı da dıslandıklarını belirtmekteler. Dolayısıyla dilsel-kültürel farklar, damgalanma ve ayrısma nedeni olabilmis. ‘‘Yunanistan’ın köylerinden Atina’ya gelenler, bizi farklı gözle görüyorlar. Daha yüksek seviyeli. Belki de kıskanıyorlar biraz. stanbullu olmak ayrıcalık. Biz de onları baska gözle görüyoruz, ‘aa siz bilmiyorsunuz’, ‘bizim gibi yemek pisirmiyorsunuz’ diyoruz.’’ (Kata, kadın, 75). ‘’Benim için en kötü his sudur: Türkler için biz gavur idik, Yunanlılar için de Turkosporos [Türk tohumu]. Hem orda hem burada kabullenilmedik. Ve sonra burada yasamlarımızı kurduk, burada okulumuzu bitirdik. Benim çok ilginç bir yasamım oldu.’’ (Nikos Z., erkek, 69). ‘‘Gavur kelimesi o zamanlar modaydı ve bizi elbette fazlasıyla rahatsız ediyordu. Burada da hakkımızda söylenen bazı sözler yine bizi rahatsız ediyor. Burada Türk tohumuyuz, Turkos’uz, stanbul’da da gâvur idik! Bizi burada sevmediler, bizi dost gibi görmediler. Biz buraya geldigimizde, Yunanlılar zannediyorlardı ki biz onları islerini alacagız, evlerini alacagız. Buraya geldigimizde kadınlar ev kıyafeti ile dısarı çıkıyorlardı, biz bunu garipsiyorduk. ‘Nedir bu?’ demisti annem. Biz bu sekilde sokaga çıkmazdık stanbul’dayken. Bakkala, böyle ev kıyafetiyle çıkıyorlardı. Biz ekmek almaya böyle [ev kıyafetiyle] çıkmazdık.’’ (rini, kadın, 67). Yasam tarzı, kültür farklılıkları, -bazı görüsmecilere göre- göçün üzerinden onlarca yıl geçmesine karsın sürmektedir. Birçogu hayata tutunmus, kariyer yapmıs kisiler olmalarına karsın yine de farklı kisiler olarak kaldıklarını ifade ettiler. Bu durum uyumsuzluktan çok ‘Polites’ [Sehirliler] ya da ‘‘mrozlu’’ olma özelliklerini koruma kaygısıyla açıklanabilir. Baska bir deyisle Rumlar, yeni kentlerine ve yeni hayatlarına entegre olmuslar ama asimile olmamıslar, olmamaya da gayret etmekteler. AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak ‘‘Türkiye’de gâvur diyorlardı, burada ‘Turkosporos’ dediler geldigimizde. Neyse, sonra yavas yavas alıstık.’’ (Dimokritos, erkek, 62). ‘‘Ben buraya hiç alısamadım. Çünkü buradakilerle çok az ortak noktamız var. Din ve lisan. Hatta lisan bile degil çünkü bizim sivemiz bambaska idi. Bakkalda konusurken ‘siz stanbullu musunuz?’ diye sorarlardı sivemizden dolayı. O yüzden eski stanbullular bir azınlık gibi kendi arasında yasıyordu. Halen de yerli ahali ile aralarında bir bariyer vardır. Benim buraya [Atina] adaptasyonum ise, ancak gençligimde ögrenci oldugumda Viyana’ya oldugu kadardır. Özel hayatımda hemen herkes stanbulludur. Belki de hata bende ama 35 yıl geçmesine ragmen hala Yunanlı dostum yok. Tabi Yunanlıları evime davet ediyorum ama yanlarında rahatça konusamıyorum.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘45 sene geçtikten sonra hala buraya, Yunan yasama tarzına, bunların yasayıs biçimine alısamadık. Bazı seyleri biz anlayamıyoruz, kabul edemiyoruz. Arkadaslarımız, %95 stanbul tarafından gelen, %5 Yunanlı. Yunanlıların ekserisi ise sadece kendini düsünüyorlar. stanbullular ise, derneklerle ihtiyacı olan insanlara yardım ediyor, ediyoruz.’’ (Todori, erkek, 74). Dil ve sive de Rumlar için önemli bir sorun olusturmus. Yunancayı farklı bir siveyle ve Türkçe, Fransızca gibi dillerden alınmıs kelimelerle konusan, kozmopolit kültürle yetismis olan Rumlar, bundan dolayı da sorunlar yasamıslar. Diger bir deyisle, stanbul’da kendileri için sıkıntı olusturan dilleri, göç et(tiril)dikler Atina’da da -aynı düzeyde olmasa da- sorun çıkartmıs. Ancak, Rumlar çok dilliligi ve özgün dillerini bir ayrıcalık olarak görmekteler. Görüsmecilerimizden rini’nin söyledikleri, çok dilligin ve kozmopolit kültürün nasıl hem sorun ve çatısma unsuru olusturdugunu, hem de stanbullu Rumlar için bir ayrıcalık olarak da algılandıgını göstermektedir: ‘‘Biz; Rumca, Fransızca, Türkçe karısık konusuyorduk. Biz karakola ‘karakoli’ derdik, bunun yanında çok degisik seyler var. lk geldigimizde annem dükkânda ‘limon tuzu istiyorum’ dedi. Bakkal anlamadı, sinirlendi, annem ısrar etti Türkçe “limon tuzu” dedi. Sonra sonra Yunancasını ögrendik bazı seylerin. Mesela çakmak için ‘‘çakmaki’’ derdik. Yunanca çok zor burada, mesela ben bir stanbullu arkadas görünce Türk laflarını koyuyorum çünkü beni anlıyor, Yunanlı olsa kendimi zorlayacagım, beni anlamayacak. Fransızca biliyorum, okulda ögrendik, biraz da ngilizce biliyorum. Bize burada kızıyorlardı, ‘Siz de her sey biliyorsunuz!’ diyorlardı. Bunlar yalnız Rumca biliyorlardı, bizi biraz burjuva görüyorlardı, napalım ki öyleydik!’ Ama Mübadillerle birbirimize daha yakınız, çünkü aynı dili konusuyoruz. Ortak geleneklerimiz var. Benim kocam buralı idi. Süpermarkete yolluyordum Türkçe liste ile. Anlamıyordu, ‘nedir bunlar?’ diyordu. Mübadillerle ‘aa sen zmirli misin’ muhabbeti oluyor ve daha yakın Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 171 oluyoruz. Kapı komsum buralı, bir Rum gelince ona da gel diyorum, ‘aa ben ne konusacagım sizinle’ diyor.’’ (rini, kadın, 67). Rumlar göç ettikleri dönemde, Mübadillerin yasadıkları mahallelerde ve/veya stanbul’da yasadıkları mahallelere benzeyen yerlerde yasamaya çalısmıslar. Halen de birçogu bu mahallelerde, Türkiye’de yasadıkları yerleri andıran mahallelerde yasamaktalar. Bu nedenle Atina’nın deniz kenarındaki Paleo Faliro gibi semtleri, özellikle stanbullu Rumlar tarafından tercih edilmektedir. “Biz geldigimizde [Nea] Philadelphia’da [Atina’daki Yeni Alasehir Mahallesi] kaldık. Çünkü orada Türkiyeliler vardı ve bizi anlıyorlardı. Philadelphia’ya yerlestik, çünkü arkadaslar var orada, birbirimizi çekiyorduk. Bir mahalle olmustuk. Ya da Paleo Faliro’ya gidiyorduk, çünkü deniz vardı, e bizim de denizle bir askımız var.” (rini, kadın, 67). Yine, görüsmecilerin Yunan uyruklu olmayanları oturma izni, pasaport vs. sorunları da yasamıslar ve yasamaktalar. stanbullu Rumların Evrensel Federasyonu Baskanı Nikolaos Uzunoglu’nun bize aktardıgına göre, halen Yunanistan’da Türk vatandası olarak yasayan 40 bin Rum bulunmaktadır. ‘‘Türkiye’de zorluklar oldu, buraya geldikten sonra da aynı çok oldu. Burada dilekçe verdikten sonra 5 sene içinde vatandas oldum. mroz’daki Yunan nüfusunu korumak için Yunanistan almadı bizi bir süre. Dedem 95 yasında ve hala mroz’da yasıyor.’’ (Stelios, erkek, 43). ‘‘Genelde kovulmus bir toplum olarak görüyorum bizi (Rumları). Yunanlılar (Yunan uyruklu Rumlar) bir sekilde kovuldu, biz de (Türk vatandası Rumlar) baska bir sekilde kovulduk. Ben hala Türk uyrugundayım. Yunan uyrugunu almadım. Nedenini de söyleyeyim. Simdi, Türkiye ve Yunanistan istikrarsız devletler. Simdilik iki uyrugu da veriyorlar ama yarın degistirebilir. Eee, ben bir daha gitmeyeyim mi stanbul’a? ste bu yüzden Yunan vatandası olmadım. Biz Rumların çok kötü bir çesit nüfuz cüzdanı var burada. Kimlik cüzdanımız çirkin, çok eski. Mültecilere bile bizden daha iyi kimlik kartları veriyorlar. Paris’e gidiyoruz mesela, Türk pasaportu ile gidersek vize gerekiyor, ama bu kartlar da çok eski, o yüzden gümrüklerde anlamıyorlar.’’ (Elisavet, kadın, 60). Atina’ya Neler Getirdim, Neler Bıraktım? Görüsmecilerimiz olan Rumlar, Atina’ya hafızalarıyla gelmisler; Rumlar, “Her seyi kafamın içinde getirdim” diyen rini’nin ifadesiyle tüm anılarını tasımıslar, Nikos K.’nın sembolik anlatımıyla “evin anahtarını bıraktıklarına” üzülmüsler. Özellikle sınırdısı edilenlerde; geride bıraktıklarına dair hüzün, getirebildikleri esyalara asırı düskünlük, aceleden gelisigüzel esya getirmis olma ya da kırgınlıgın ifadesi olarak hiçbir sey getirmemeye kadar farklılasan örnekler AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak görülmektedir. Ama bu konuda anlatılanların tümünde, travma izi tasıyan öyküler öne çıkmaktadır. Görüsmecilerimizden rini’nin kendisi ve ailesiyle ilgili anlattıkları, hem hafıza-esya iliskisi hem de göç travmasını anlatmaktadır: “Kuslarımız vardı. Sürgün kararı çıkınca babam onları serbest bıraktı ve kafesi kırdı. Ama onlar eve geri geldi. Buraya gelirken neredeyse sadece ihtiyaç olan seyleri aldık. Benim bavulumda bebegim de vardı. Zaten ben bebek doktoruyum yani kuklacı. 50 yıldır o bebek duruyor. Babam da tavlasıyla gelmisti, Olympic Airways’dan elinde tavlayla çıktı. Hayatımda ilk yaptıgım kukla ‘Hoca’dır, onu getirdim, Atina’da ilk yaptıgım kukla ise 1965’de yaptıgım ‘nce Memet’tir. nce Memet romanını okumustum zaten. Babam ise, gelmeden önce, stanbul’da bütün plaklarını kırdı”. (rini, kadın, 67). Casusluk suçlamasıyla sınırdısı edilen Teologos’un öyküsü ise, tipik bir hiçbir seysiz sürülme öyküsüdür: “Konserve vardı bavulumun içinde. Pantolon, ceket. Onları da hemen oradan Sirkeci garı etrafından aldı annem ve hemen yolladılar bana. Türkiye’deyken profesyonel atlettim, atletizmden birçok madalyalarım vardı. Madalyalarımın hepsi dagıldı, kayboldu ne oldu bilmiyorum.” (Teologos, erkek, 82). Görüsmecilerimiz –eger bir fırsatını bulmuslarsa- getirdiklerini saklamıslar. Bazen her seyi, bazen de anıları olan esyaları. ‘‘Önce ne lazımsa getirdik. Ailem, kalan esyalarımın hepsini gönderdiler daha sonra. Simdiye kadar onlarla yasıyorum. Eski esyaları seviyorum. Atina’daki evimi artık kapattım, yazlık evime stanbul’dan gelen o eski esyaları koydum. Yazlık evimdeki yeni esyaları da attım.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Atina’ya geldigimizde üç valiz, bir tane büyük bohça, çarsaf yastık vardı. O zamanlar plak bizde yoktu. Bir tane ufak Philips radyo vardı, onu getirdik. O radyo hala duruyor.’’ (Niko K., erkek, 55). Elisavet’in anlattıkları ise, geride bırakılan esyaların nasıl geride bırakılan hayatın metaforu oldugunu göstermektedir. “Göç ettigimizde bir sürü seyler kaldı. Biz gençtik, oradan daha iyisini alacagız dedik. Ama hiçbir zaman daha iyisini alamadık tabi. Bir yere kadar getirdik. Annem surada duran Singer [dikiş] makinesini istemisti, ‘bunu götürmezseniz ben Yunanistan’a gitmiyorum’ dedi. Güzel mangallarımız falan kaldı. Hangi birini getirecegiz. Bir bebegim vardı, onu da getirdim, hala tutuyorum onu. Torunum da onu çok seviyor, çok dikkat ediyor. Ben sadece stanbul’u bıraktıgım için üzülüyorum. Tabii ki arkadaslarımı bıraktıgım için de üzülüyorum. stanbul’a gidince bütün arkadaslarımla sık sık görüsüyorum”. (Elisavet, kadın, 60). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 173 Memleketine “Turist” Olarak Dönmek Görüsmecilerimizin çok büyük bir bölümü onlarca yıl geri dönememisler. En erken dönenler de bunu ancak 1980’li yıllarda yapabilmisler. Vize kolaylıgı saglandıktan ve iki ülke arasında iliskilerin iyilesmeye baslamasından sonra ilk buldukları fırsatta, tümü için hüzünlü olan, ilk ziyaretlerini gerçeklestirmisler. Su anda ise ülkedeki ekonomik krizin tüm toplumu yoksullastırması ve dolayısıyla artık stanbul’un Yunanlılar için pahalı bir sehir haline gelmesi dısında kendilerini engelleyecek bir sorunları yok. “stanbul’a on yıldır gidemiyorum. stanbul artık çok pahalı, bizde de krizden dolayı para yok. Bozcaada’da tanıstıgım kızla hala internetten görüsüyorum”. (rini, kadın, 67). Rumların içinde sık sık gelip gidenler de var. Ancak yerlisi olarak terk ettikleri yurtlarına turist olarak ilk geri dönüsleri hüzünlü ve kaygılı olmus. ‘‘Ben asker kaçagı oldugum için 20 sene gidemedim stanbul’a. stanbul’a ilk gittigimde çok zor bir duyguydu. Ondan bahsetmek istemiyorum. stanbul’da hiç akrabam kalmadı. Fakat ailemden sayabilecegim çok arkadasım var. Onlar Türklerdir bu arada.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘1967’de Yunanistan’a geldikten sonra ilk kez 2005’de stanbul’a döndügümde hiç kimse kalmamıstı. Moral bozuklugu, insanı çekinik yapıyor. 2005’de gittigimde daha çekinik konustum. 1965’de ürkmedigim kadar 2005’de ürktüm. nsanlara açılmaya korktum. 2005’de eski evimi de gördüm, dıs cephesi dökülmüstü.’’ (Todori, erkek, 74). ‘‘1959’dan 26 sene sonra döndüm stanbul’a. Benim için çok duygusal oldu dogdugum yere dönmek.’’ (Nikos Z., erkek, 69). Bazı görüsmeciler memleketlerine ilk dönüşlerini, duygusal olmayan ifadelerle, sogukkanlılıkla, belki de kaderci diye nitelendirebileceğimiz bir anlayısla anlattılar: ‘‘1959’dan sınırdısı edildikten sonra ilk kez 1993’de stanbul’a geldim, sonra iki defa gittim stanbul’a, eskiden yasadıgım yerleri gezdim.’’ (Teologos, erkek, 82). mrozlu Rumların çok büyük bir bölümü halen sadece Türk vatandası ya da çifte vatandaslar. mrozlular içinde köylerine sık sık gelip gidenler, hatta ailesindeki yaslılardan geri dönenler var. Ancak küçük yasta adadan göçmüs olan birçok erkegin askerlik sorunu, bazılarının da vatandaslıgı kaybetmekten kaynaklanan sorunları var. mrozlular, dernekleri aracılıgıyla lobi faaliyetleri yürütüp adadaki bir Rum ilkokulunun yeniden açılması gibi bazı kazanımlar elde etmisler. Ancak yitirdikleri mülkleri geri kazanmak bir yana, onları satın AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak almakta bile zorlandıklarından ve baska birçok nedenden ötürü, kesin geri dönüsler oldukça ender: “mrozlu Rumların istedikleri zaman geri dönebilme imkânı yok, iste bu zor olanı. Dönenlerin ya vatandaslıkları gitmis oluyor ya da tarlalarını istimlâk edilmis buluyorlar. Dönüp ne yapacak. Biz mrozluların en büyük sorunlarından biri de miras sorunu. Yunan vatandaslarına da miras alabiliyorsun diyor devlet ama aldıktan sonra üç ya da altı ay zarfında mülkünü elden çıkartmak zorundasın diyorlar. O yüzden suan adada çok büyük bir emlak mafyası var. Bizim hala bazı tarlalarımız, mülklerimiz falan var ama birkaç sene önce kadastro yapıldı, oraya da çok ev ve arazi geçti. [Devlet] Tarlayı ekmiyorsun, hazineye geçti diyor. Ama nasıl ekecegim ben tarlayı? Ada’da mı yasıyorum? Eger bir mrozlu, sadece Yunan vatandası ise, kendi eski arazisini bile satın alamıyor, alıs-satıs islemleri için Ankara’dan izin alınması gerekiyor.” (Stelios, erkek, 43). Atina’daki Rumlar, sadece stanbul’a gelip giderek degil, stanbul’dan getirdikleriyle (yiyecek, kitap, müzik albümleri, çesitli esyalar) ve gündelik hayatı takip ederek memleketleriyle baglantılarını korumaktalar. Gelis-gidisler, iletisimde olunan kisiler, izlenen tv yayınları, okunan kitaplar, getirtilen yiyecekiçecekler ve Atina’da göçmenlerin yasadıkları mahallelerde yasayıp, yine göçmen derneklerinin faaliyetlerini katılmak, onların Rumlugu yeni mekânlarında güçlü bir biçimde yasamalarını saglayan unsurlar olmaktadır: ‘‘O kadar çok sey getiriyoruz ki! Annem yasarken kuru bamya dahi getiriyorduk, kırmızı sogan, yesilbiber falan. Simdi sadece sucuk, yufka, sele zeytini, lakerda getiriyoruz.’’ (Elisavet, kadın, 60). ‘‘stanbul’u ilk gelis-gidislerimde bütün stanbul’u buraya tasıdım. Simdi de senede 4-5 sefer gidiyorum. Artık yiyecek olarak tek getirdigim sey tursular. Türk sarkılarını, ‘‘Kalbim Ege’de kaldı’’yı seviyorum. Pandora kitabevini kesfettim simdilerde, istedigim kitap artık evimin önüne geliyor. Simdi her kitabı oradan getirtiyorum. Son iki senedir STOS yayınları açıldı, onların kitaplarını da buraya getirtiyorum.’’ (Hristo, erkek, 64). Atina’daki bazı Rumlar, Türkiye’yi özellikle uydu antenle televizyon kanalları üzerinden takip ediyorlar. Özellikle kadınlar, Türk dizilerini çok sıkı bir sekilde dogrudan Türkiye kanallarından takip ettiklerini saha arastırmamızda degisik vesilelerle ifade ettiler. Özellikle, görece geç bir dönemde Yunanistan’a gelmis ve/veya uzun bir dönem Türkiye’de yasamıs olanlar, eger Türkiye ile is ve aile bagları da varsa, çok yogun bir sekilde memleketlerini takip edip olanakları ölçüsünde de gelip gitmekteler: “Hem isim icabı hem de dostluklarım icabı Türklerle daha çok iliski içindeyiz biz karı koca. Türkiye’ye çok sık gidip gelip geliyorum. Devlet radyosunda Türkçe haber yazıp okuyorum. Evde uydu anten de var, ben Türkiye’yi sizden Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 175 daha çok takip ediyorum. Dizi de seyrediyorum elbette direkt uydudan. Hürrem’i [Muhtesem Yüzyıl], Karadayı’yı… Özellikle Türk sanat müzigini çok severim. Sarkıların hepsini bilirim de, severim de. Zaten Türk sanat müziginin Bizans geçmisi de vardır. Bizim biraz kilise ayinlerimize de benziyor. Ama ben bundan dolayı seviyor degilim tabii ki!.’’ (Elisavet, kadın, 60). Sürgünü ve Öncesini Anlatmak, Anlat(a)mamak Görüsmecilerimizin birçogu yasadıkları göçün zorunlu ya da gönülsüz göç olmasından, ayrıca -metinde görüsme alıntılarıyla bir kısmını aktardıgımız üzere- göç sürecinde ve sonrasında travmalar yasamıs olduklarından dolayı, eski hayatlarını uzun süre bilinçaltına itmisler, çevrelerindekilere ve çocuklarına anlatmamıslar. Bu nedenle birçogu uzun süre hiçbir sey anlat(a)mamıs. Böylece hafıza aktarımı gecikmis. Görüsmeciler; geçmisi, çocuklarına farklı sekillerde ve farklı zamanlarda anlatmıslar. Kata ile yaptıgımız görüşme; sürgünü bilinçaltına atıp uzun yıllar sonra, Kata’nın deyimiyle “mecburiyetten”, anlatma durumunu iyi bir sekilde açıklamaktadır. “Hiç sürgünü torunlarıma, çocuklarıma anlatmadım. Çünkü çok kızgın idim. Kızım, Politiki Kuzina [Bir Tutam Baharat] filmini gördügü zaman, bana sordu ‘babam böyle mi kovuldu?’ diye. “Hayır, daha fena bir sekilde kovuldu!” dedim. Ve hikâyemizi anlattım. Çocuklarım, sürgünü anlattıgımda, 30-35 yasında idiler. Mecbur kaldım anlattım iste. Bilmiyorum anlayamıyorum ne oldu içimde. stanbul için hiçbir sey duymak istemiyordum uzun süre. 1985 yılında Yunanlıların stanbul’a gitmesine müsaade edildi. Özal zamanında idi. [Geldikten 21 yıl sonra] 1985 yılında ilk defa gittim stanbul’a. Anlatmadım bir sey uzun süre, belki eski sehrim hakkında kötü konusmak istemedim. Benim Türk arkadaslarım vardı, kardes gibiydik, kötü bir sey diyemezdim” (Kata, kadın, 75). “Casusluk” suçlamasıyla bireysel olarak sınırdısı edilen Teologos ile mrozlu Niko K., geçmiste yasananların sadece olumlu olanlarını öne çıkararak anlatmayı tercih etmisler. Bu kisilerin anlatılarında geçmis; güzel ve olumlu hatıralarla ifade edilmektedir: “Çocuklarıma hepsini anlattım, daima anlatırım her seyi. Baya acı çektim ama hep iyi hatırlıyorum. stanbul için daima en iyi lafları söylüyorum. Ama napalım, o zamanlar hükümetler böyleydi”. (Teologos, erkek, 82). ‘‘Çocugum yok, küçüklere evet her seyi anlattım ama sadece iyi olanları anlattım. Kötüleri söylemiyordum.’’ (Niko K., erkek, 55). Memlekete uzun yıllar sonra geri dönüs, hafızayı canlandırmakta ve böylece uzun yıllardan sonra geçmisle yüzlesmeyi baslatabilmektedir. Gençken (veya çocuk yasta) Yunanistan’a gelenler, yıllar içinde yasadıkları yeni topluma AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak entegre olmaya çalısmıslar. Uzunoglu’na göre çocuk yasta Yunanistan’a gelenlerin bir kısmı, orta yasa ulastıklarında memleketlerini düsünmeye baslamakta, nostalji duygusuna kapılmaktadırlar. (Uzunoglu, 2014, 56). ‘‘Evet, çocuklarıma anlatıyorum, anlattım ama uzun zaman sonra. stanbul’u ilk ziyaretimden sonra anlatmaya basladım aslında. Oglum simdi benden çok Türkiye’yi ziyaret ediyor. Özellikle stanbul’u çok seviyor. Oglum ngiltere’de doktora yaptı ve doktora tezini Türkiye’nin Avrupa Birligine üyeligi üzerine yaptı.’’ (Nikos Z., erkek, 69). Bir diger tutum ise olanları oldugu gibi anlatmaktır. Bazı Rumlar da bu yöntemi benimsediklerini ifade ettiler. Ancak, diger sorularımıza verdikleri yanıtlar ve gözlemlerimizden hareketle, “herseyi olduğu gibi anlattıklarını” ifade edenlerin dahi, anlatılarında geçmisteki iyi olayları öne çıkarma egiliminde olduklarını tespit ettiğimizi belirtmek isteriz: “ki tane çocugum var, torunum var. 64’ü her zaman anlattım”. (rini, kadın, 67). “Evet, çocuklarımıza anlatıyoruz her seyi”. (Diyonisis, erkek, 83). 5. GÜNÜMÜZ ATNA’SINDA RUM KALMAK stanbul ve mroz Rumlarının çogu bugün artık Atina’da yasıyor. Birinci kusak bir göçmen grubu olusturan bu insanlar, hayatlarının önemli bir bölümünü stanbul’da ya da mroz’da geçirmisler. Göçten sonra da, çogu, Türkiyeli Rum göçmenlerle birlikte yasamayı sürdürmüsler ve halen de sürdürmekteler. Yine Rumların önemli bir bölümünün Türkiye ile baglantılarını (vatandaslık dâhil) koruduklarından ve özellikle Atina’da dernekler aracılıgıyla örgütlendiklerinden dolayı, günümüzde Rum kimligi ve kültürünün esas olarak Atina’da yasatıldıgını iddia edebiliriz. Türkiye’de Rum olma mücadelesi verenler, burada da Rum kalma mücadelesi içindeler. Atina’da Rumlugu korumak, öncelikle kimligi isimlendirmeyle ilgili bir durumdur. Görüsmecilerimizin çogu konu hakkındaki yakın dönemde gerçeklestirilmis bazı saha arastırma verilerine de uygun olarak (Örs, 2006, Hamsheald, 2012) kendilerini ‘‘Polites’’, ‘‘Rum’’ ya da ‘‘mrozlu’’ olarak isimlendirdiklerini belirttiler. ‘‘Ben kendi aramızda Yunan uyruklu, Türk uyruklu diye de bakmıyorum. Onlara stanbullu, Türkiyeli Rum diye bakıyorum. Genelde bize ‘Heleni’ veya ‘Romi’ deniyor. Bizler kendimize daha çok ‘Polites’ diyoruz. Ben kendimi böyle tanımlıyorum. Çünkü bize göre dünyada bir sehir var, neresi onu da siz düsünün!’’ (Elisavet, kadın, 60). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 177 ‘‘Çocuklarım simdiye kadar ben Rumum, stanbulluyum diyorlardı. Çünkü anneanneleri ile büyüdüler.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Biz burada kendimize daha çok ‘‘Politissa’’ (stanbullu kadın) diyoruz. Ne Rum ne Türk diyoruz. Bizim bu Yunanlılardan farkımız var. Bizi gördügü zaman sen stanbullusun der. Paris’de Fransızca konusan bir kadına ‘Sen stanbullu musun?’ dedim ‘evet evet stanbulluyum’ dedi. Bütün memleketlerin insanları degisiktir sonuçta.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘mrozlu Rum olmak ayrı bir kimlik. mrozlu olmayı illa öne koyuyorum, neden? Bir ada oldugu için, cografi sınırları belli bir yer.’’ (Stelios, erkek, 43). Rumlar, ister Yunan ister Türk uyruklu olsunlar, dil, kültür, yasam tarzı hatta mutfak anlayıslarıyla hala yerli Yunanlılardan ayrıstıklarını önemle belirtmekteler. Aslında Yunanlılar ile Rumlar arasında algı ve yasam tarzı farklılıkları bulunmaktadır. Karsılıklı olarak birbirlerini “ötekilestirmekte”dirler. Bu “ötekilestirme”, -ele aldıgımız gruba göre çok daha önceki dönemlerde Yunanistan’a yerlesmis olan- Mübadillerle yerli Yunanlıların ya da hemen önceki dönemdeki Batı Anadolu’daki Yunan isgali sırasında Yunanlılar ile Rumların iliskilerini anlatan metinlerin de tespit ettigi, süreklilik arz eden bir durumdur. (Girgoriou, 2002, 115-132). Görüsmecilerimiz zaman zaman da olsa Atina’da yabancı muamelesi gördüklerini, kozmopolit kimliklerinden dolayı damgalandıklarını belirttiler. Dolayısıyla, Rum olarak kendilerini kabul ettirmek için, Türkiye’de oldugu gibi, Yunanistan’da da çaba göstermeleri gerekmis. stanbullu Rumlar için ‘‘Polites’’ olmanın temel kimlik ifadesi oldugu ve bunun hala sürdügü, konu hakkında yapılan güncel saha arastırmalarında tespit edilmistir (Halstead, 2012, 29-55). Rumlar, birçok eski adetlerini ve alıskanlıklarını, ellerinden geldigi ölçüde sürdürmekteler. Ayrı bir çalısmayı gerektiren “stanbul mutfagı”nın Atina’da sürdürülmesi çabası, kimligin yeniden üretilmesi bakımından son derece önemlidir. Rumlar arasında, Türkiye’de oldugu gibi evlere girince ayakkabı çıkartmaya devam edenler, eski Türk filmleri izleyenler bulunmaktadır. Birçok Rum, Atina’nın stanbul’un semtlerini andıran semtlerinde oturmayı tercih etmektedir. Bu semtler aynı zamanda Rum göçmenler arasında dayanısmanın da mekanıdır; Paleo Faliro, Nea Smyrni, Kispeli semtleri zamanla Rum mekanları haline gelmis (Theodorides, 2014, 40). ‘‘Eski adetleri burada da stanbul’daki gibi devam ettiriyoruz.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Mesela biz burada stanbulluların evine gittigimizde ayakkabıları çıkarırız. Burada bir sinemada eski Türk filmleri oynatıyorlardı. Hep doluydu, AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak Yunanlılardan da izleyenler vardı, çünkü filmlerde Yunanca alt yazı vardı.’’ (Teologos, erkek, 82). ‘‘Hep [Paleo] Faliro’da oturduk, çünkü stanbul’un her yeri deniz oldugu için biz de denizi görmek istedik. Bu semtte 70-80 bin civarında stanbullu var. Sayfiye yeriymis eskiden burası. Bu semtte stanbullu çok oldugu için burada oturmayı seçtik. Hatta Atina’nın diger semtlerine göre daha pahalı olmasına ragmen yine burada yasadık, burası Yesilköy’e, Bostancı’ya benziyor’’ (Elisavet, kadın, 60). stanbullu Rumlar, stanbul’u Atina’dan çok farklı seçkin bir kent olarak kabul etmekteler. stanbullulugu da, hem kendilerini Yunan toplumundan - zaman zaman hayatı zorlastıracak sekilde- farklılastırıcı bir özellikleri, hem de seçkinliklerinin isareti olarak görmekteler. ‘‘Asagı yukarı 45-50 senedir buradayım [Atina], ama hala stanbul beni çekiyor. Yasayıs tarzımız farklıydı. stanbullu olmanın yeri baska. Çünkü stanbul’da daha kaliteli yasıyordum buraya göre. Burada daha fazla para kazandıgım halde stanbul’daki gibi yasayamıyordum.’’ (Todori, erkek, 74). ‘‘Kalbim stanbul’dadır halen. Atina’da stanbullu Rum gibi yasanabiliyor. Bütün arkadaslarımızın yüzde doksan dokuzu stanbulludur. Yazın bulustugumuzda tek konustugumuz sey stanbul’dur. Bu toplantılarda ara sıra Yunanlılar da oluyor. Zavallılar bizi dinlemek zorunda kalıyor çünkü hep stanbul’u konusuyoruz. Bizim Yunanlılara yaptıgımız sey aslında gayet rasist [ırkçı] bir seydir.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘1964’de stanbul çok medeni idi. Bakkal dükkânına bile alısverise güzel kıyafetler ile gidilirdi.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Dünyanın iki imparatorlugunun baskenti olan stanbul’u nasıl unutayım? Gayet tabiî ki gurur duyuyorum stanbullu olmaktan. stanbullu olmayı hiçbir seye degismem.’’ (Elisavet, kadın, 60). “[Yunanlılara göre] stanbullu Rumların bazı farklılıkları var tabi. Bir zamanlar üstünlük de vardı.’’ (Diyonisis, erkek, 83). Rum Gibi Yasamak Rumlara göre, bazı engeller olsa da, Atina’da halen “Rum gibi” yasanabiliyor. Saha arastırmalarımızdan edindigimiz bilgilere göre; Rum gibi yasamanın iki temel nedeni var: baska türlü yapamamak, bilinçli ve isteyerek Rum kalmak. ‘‘Ben burada stanbullu Rum olarak yasayabiliyorum. Kültürümü de koruyorum. Ama tabi devir degisiyor, ben ne kadar kültürümü korumak istesem de… Rum kültürü Atina’da yasıyor. Ama Rumların travmatik bir Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 179 durumu da var. Adapte olmak için çok ugrasıyorlar, o yüzden Rum kültürü de yitiriliyor dogal olarak. Ancak benim yasımdakiler ve benden yaslı olanlar, hiçbir zaman kolaylıkla adapte olamadılar, olamayacaklar da!’’ (Elisavet, kadın, 60). ‘‘stanbul’da yasamayı istiyorum. O tarzda yasamaya tam olarak devam edemiyoruz. Yasayıs tarzımız %40 degisti. Yasamak istiyoruz ama tam yasayamıyoruz. Gerçi devam ediyor bazı zamanlar, Cumartesi-Pazar toplantılarımızla. Bizim Philadelphia dedigimiz bir yer var. Oraya gidiyoruz bazen beraber olmak için. Oraya gitmek de zor, o yüzden bu derneklerin faaliyetleri ile beraber olunuyor. Ben de bunu tercih ediyorum. Sag olsunlar bütün stanbullular kendi yasayıs tarzlarını devam ettirmeye çalısıyorlar.’’ (Todori, erkek, 74). ‘‘Çocuklarımıza bu kültürü vermek istiyoruz. Ve onlar da sürdürmeye çalısıyorlar.’’ (rini, kadın, 67). mrozlular ise özellikle dernek faaliyetleri vasıtasıyla; sık sık bir araya gelerek, tiyatro, dans vb. faaliyetlerle ada hayatını yeniden yasatma ve genç kusaklara aktarma çabası içindeler. Atina’da yerlesik mrozlu Rumların çogunlugu dernek üyesi ve bunlardan birçogu da dernek etkinliklerini ve kurslarını izliyor, dernek yayınlarını okuyorlar. Bu çabalar içinde, kimligi yeniden üretme, ada hayatını tanıtma aracı olarak folklor aktiviteleri öne çıkıyor. ‘‘mroz’daki kültürü burada devam ettiriyorum. Eski adetlerin gençlere aktarılması için tiyatro yapıyorum burada. Tiyatro oyunlarıyla eskiden nasıl yasadıgımızı gösteriyoruz. Ne güzel adetlerimizi vardı… Mesela bir elbise yapmak için, kumas satın almazdık, koyunlardan yün alıp bir çesit gömlek yapardık. Onun adı ‘grizos’tur. Bunu göstermek için tiyatrosunu yaptık. Bir evin içinde toplanıp “grizos” yapılırdı. Bir evin içinde kızlar erkekler bir arada olurdu, hem is yapılır hem de eglence olurdu bu. Gençler arasında bir temas olurdu, sonra bir bakardın bunlar evlenmis. Çünkü bir köyde zordu kadınerkek iliskisi. Dügünler hakkında bir tiyatro oyunu da yaptık: mroz dügünü. Eskiden Persembe damat tırası olurdu, Cuma-Cumartesi hazırlıklar olurdu, Pazar günü de çalgılarla kız ve erkek tarafı birleserek meydana, kiliseye gidilirdi. Kilisede nikâhtan sonra büyük eglence yapılırdı. Eskiden üç gün dügün yapılırdı. Yemek, müzik, dans, tatlı sabaha kadar… Simdi ben bunu tiyatro oyunuyla canlandırıyorum. Böylece çocuklar eskiden mroz’da nasıl yasanıldıgını ögreniyor. Tiyatro oyunlarıyla bu kültürü unutulmaması için gayret ediyorum.’’ (Niko K., erkek, 55). Dernek faaliyetleri stanbullu Rumlar için de, Rum olarak kalmanın, Rum gibi yasamanın, temel dayanaklarındandır. stanbul’un semtlerine ve mezun olunan liselere göre çesitlenen derneklerin çok sayıda üyeleri bulunmaktadır. Bu derneklerin tümünün dayanısmayı ve kimligin yeniden üretilmesini, stanbullular arasında sosyallesmeyi hedefleyen aktiviteleri bulunmaktadır. Rum AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak derneklerin tümünün yaygın bir üye agı, dayanısma mekanizmaları, kültürelsosyal faaliyetleri bulunmaktadır. ‘‘Bütün Rum Liselerinin dernekleri var. Federasyon Baskanı Nikos [Nikolaos] Uzunoglu. Mezunlar dernegimiz yılda iki defa büyük toplantı yapıyor. 600 üyemiz var, 100’ü aktif. Yılbasından sonra toplanıp pideyi kesiyoruz. Paskalya’dan 10-15 gün sonra yine mutlaka toplanıyoruz. Bu sene Ege kıyılarına gitmek istiyoruz topluca. Zapyon Liseli olmak benim için muhtesemdi. Çünkü çok iyi egitim vardı. Simdi bu egitim hiçbir yerde yok. Okuldan mezun olundugunda sanki üniversite mezunu gibi olunurdu.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘25 yasında idim buraya geldigimde, 2 kere evlendim, simdi hiçbir yerden gelir yok. Burada (stanbullu Düskünler Yurdu) kalanlar hep stanbullu zaten, burada kalmamızı saglayanlar da stanbullu. Hep stanbullu var çevremde.’’ (Dimokritos, erkek, 62). Rum Olmak; stanbul’da Rumca, Atina’da Türkçe Konusmaktır! Dil de, mekân gibi Rumlugun en temel unsurlarındandır. Birçok Rum için, stanbullu Rum olmak, birçok dil konusabilmek ve konusulan dilde diger dillerden kelimeleri kullanmaktır. Siveleriyle ve kullandıkları Türkçe kelimelerle farklılasan Rumlar, kimliklerini koruma güdüsüyle stanbul’da Rumca, Atina’da da Türkçe konusma konusunda ısrarcı olmuslar ve bu nedenle her iki ülkede de – aynı düzeyde olmasa da- sıkıntılar çekmisler. ‘‘Torunuma Türkçe ögretiyorum. ‘Güle güle’ demeyi, Türkçe sayı saymayı.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘Kendi aramızda Türkçe çok az konusuyoruz. Ama [Rumca konusurken] kullandıgımız kelimelerin yüzde doksanı Türkçedir. Bütün yemeklerin ismi Türkçedir. Erkekler arasında çok daha fazla kullanıyoruz Türkçeyi. Mesela maç izlerken ‘kaleci’, ‘taç’ diyoruz mesela.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘Aile içinde Türkçe konusmuyoruz suan. Bizim evimizde eskiden babamla amcam dayım bulustuklarında daima Türkçe konusuyorlardı. Çünkü babam Karamanlı Rumlardan, Nigdelidir. Yani anadil olarak Türkçe konusan Rumlardandı. Çocuklar dogdugu vakit ilk önce ana lisanını ögrensinler, sonra nasılsa okula gittiklerinde Türkçe ögrenirler dedik. Ama tabi olmadı 1964’de göç etmek zorunda kalınca. Simdi kızım Türkçe ögreniyor ve “neden çocukken bana ögretmedin” diyor. Çocuklarım ögrenemediler ama biz de artık torunlarımıza ögretiyoruz. Aramızda Türkçe de konusuyoruz bazen, ama daha çok ortaya Türkçe bir kelime atıyoruz. Dizilerle Türkçeyi tekrar hatırlamaya basladık. Örnegin Karadayı, Öyle Bir Geçer Zamanki dizilerini internetten izliyorum. Türkçeyi unutmamak için.’’ (Kata, kadın, 75). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 181 Dil konusundaki farklılıklar birçok Rum için uzun yıllar devam etmis/etmekte. Konusma tarzı, sive ve ara sıra kullanılan Türkçe veya Türkçe kelimeler de kullanarak Yunanca konusmak, Atina’da Rum olmanın alâmetifarikası olmus. Saha izlenimiz; dil konusunda asimile olmak istemedikleri, kendilerine özgü dillerini korumayı, kimliklerini korumak olarak algıladıkları yönündedir. Rum olmanın bir göstergesi olarak, stanbul’da oldugu gibi Atina’da da özgünlüklerini koruma çabası içine girmisler. Rumlar, nasıl Türkiye’de Rumca konusma çabası içinde oldularsa, Atina’da da Türkçe konusmak ya da konusurken Türkçeyi kullanmak konusunda da ısrarcı olmuslar. ‘‘Konusurken dahi stanbullu oldugumuz anlasılıyor, soruyorlar ‘sen Selanikli misin?’ diye. Sonra [stanbulluyum deyince] ‘haaa belli’ diyorlar. Aksandan da, durustan da anlasılıyor. Çünkü uzaktan anlıyorlar ki, Yunanlı degiliz. Çünkü mesela tesekkür ederim için ‘efharisto’ demiyorduk, ‘mersi’ diyorduk Türk gibi. Telefonu kaldırıyorduk ‘alo’ diyorduk ‘ebros’ yerine. Simdiye kadar adapte olamadık aslında.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Merhum kocam buralı idi, Bazen o süpermarkete giderken ben [onun Yunanlı oldugunu] unutup listeyi Türkçe yazıyordum. Bakıyordu kâgıta ‘nedir bu?’ diyordu. Evde Rumca konusuyoruz elbette ama arkadaslarımız varsa stanbul’dan, konusurken bir iki kelime de Türkçe söylüyoruz. Unutmamak için… Çünkü neden unutalım? Ben unutmak istemiyorum. stanbul’da da Türkçe konus diyorlardı, biz de Rumca konusuyorduk. Burada ise Türkçe konusuyoruz. Dernekte toplantımız olunca ben de diyorum, ‘Vre çocuklar orada [Türkçe] konusmuyorduk, burada konusuyoruz’. Biz Yunanca konustugumuz zaman ara sıra bir Türk kelimesi atıyoruz, o yüzden biz Yunanlılardan farklıyız. Kızdıgım zaman Türkçe söylüyorum. Ayagımı bir yere çarptıgım zaman ‘Allah Allah’ diyorum. Kızım diyor ki ‘ne diyorsun anne?’. Köpegime de Türkçe sesleniyorum.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘Daima [Türkçe] ‘merhaba’ diyoruz burada, oysa Türkiye’de ‘merhaba’yı Yunanca derdik. Burada akranlarımla ara sıra Türkçe de konusurum.’’ (Teologos, erkek, 82). kinci ve üçüncü kusaklar, hem dogal olarak Türkçe konusulan ortamdan kopmus olduklarından ve yakın zamana kadar Yunanistan’da Türkçe ögrenme olanaklarının kısıtlılıgından hem de ailelerin çocuklarının kolay entegre olması için onlarla Türkçe konusmamıs olduklarından dolayı genelde Türkçe bilmiyorlar. Ancak hem dil kurslarıyla (ki derneklerde veriliyor) hem de Türkçe dizilerin etkisiyle Türkçe kullanımı yeniden canlanmıs: ‘‘Oglum Türkçe pek konusmuyor, ama torunum ögreniyor. lk geldigimiz yıllarda dogal olarak Türkçe ögretmek istemedik oglumuza. Tabi sonra pisman olduk… Ama iste… Simdi torunumuz baya Türkçe biliyor, anlıyor AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak her seyi, ona ögretiyoruz. Oglum Türkçe bilmiyor ama Türk vatandası. Hala askerligini yapmadı, bakalım paralı yapacak herhalde.’’ (Elisavet, kadın, 60). ‘‘Torunuma bazen diyorum “hadi simdi Türkçe konus!”. Kızım de bir zamanlar Türkçe ögrenmek için kursa gitmisti. Ögretmen kötü çıktı, çok ögrenemedi ama ögrenmek istiyor.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘Çocuklarım bilmiyor Türkçe. Ama Türkçe dersler veriliyor suan. Ama ben dernek üyelerinin çocukları için Türkçe kursu açmıstım ama bu sene olmadı. Artık seneye umarım yine baslarız. Baska etkinlikler de var, Fransızca kursu, karate kursu vs. Türkçe kursunun senelik ücreti 300 avro. Dernekte 5000 üyemiz var. Bizim düzenli yayınladıgımız dergimiz var [IMBROS], o da asagı yukarı 2000 baskı yapıyor, üyelere gidiyor. Dergide esas olarak adamızla alakalı seyler var, bizim buradaki etkinlikler ile ilgili seyler var. Son 3-4 senedir Türkçe ögrenme trendi var burada.’’ (Stelios, erkek, 43). Rumlar, stanbul Rumcasıyla Atina Yunancasını karıstırarak ya da daha çok ayrı ortamlarda bunlardan birini kullanarak yasıyorlar. Özellikle Atina’ya geldikleri yıllarda kendilerine sorun yaratan İstanbullu siveleri ve Yunanca konuşurken kullandıkları Türkçe kelimeler, daha sonra kimliklerini korumak istedikleri, sahiplendikleri unsurları olmuş. Öyle ki; yukarıda örneklerle aktardıgımız gibi, stanbul’dayken Rumcasını söyledikleri bazı kelimelerin, Yunanistan’da [kendi aralarından konusurken] Türkçesini söylemeye baslamıslar. Rumlar, hem Türkiye’de hem de Yunanistan’da çift dilli olma özelliklerini ve bununla biçimlenen özgün dillerini koruma çabası içindeler. Özgünlüğünü koruma çabası, Rumların Yunanistan’daki farklılıklarının isareti olan Türkçe kelimeleri sıkça kullanmadaki ısrarlarının da bir nedeni olabilir: ‘‘Buraya geldigimde [1958’de] Rumcam az bozuktu, yani çokça Türkçe laflar vardı. Sonraları Rumcam düzeldi. Burada herkes stanbul için Konstantinupolis diyor, ben ise stanbul diyorum. stanbul Rumcası ile Atina’da konusulan dil karıstı bende. Mesela hala bazı kelimeler var hep Türkçesini kullandıgım. Yunanca konusurken de ayakkabı için “pabuç” diyorum ben çogunlukla.’’ (Teologos, erkek, 82) ‘‘lk geldigimde stanbulca konusuyordum. Buraya geldigimde kamyonda soför olarak çalısıyordum, 1978 yılıydı, bir gün esya tasıyordum, bir taksici geldi, illa buradan geçecegim dedi. Biraz tartıstık, benim stanbul Rumcamdan stanbullu oldugumu anladı ve Turkosporos [Türk tohumu] dedi. Sonra ben de onu dövdüm, karakola gittik vs.’’ (Dimokritos, erkek, 62). ‘‘Yunanca da pek ‘‘S, Ç’’ sesleri yok ama biz mroz Rumcasında kullanıyoruz. Burada ‘‘L’’ çok yumusak söyleniyor, biz kalın söylüyoruz Türkçedeki gibi.’’ (Stelios, erkek, 43). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 183 Ancak, stanbul sivesiyle Yunanca konusmak ya da Türkçe konusmak, özellikle bazı dönemlerde, Atina’daki Rumlar için sorun çıkarmıs olsa da bu durum hiçbir zaman Türkiye’deki “Vatandas Türkçe Konus” sloganıyla biçimlenen baskı kadar sistematik ve Rumlar için ürkütücü olmamıs. Diger bir deyisle; Rum olmak, Yunanistan’da Türkiye’deki kadar hayatlarını etkileyen bir sorun olarak yasanmamıs. Bu farkı göstermesi açısından stanbullu yazar Yannis Vlastos’un eserinden su alıntı açıklayıcı olacaktır: “… Valizlerimi ikinci kattaki küçük daireye tasıdıktan sonra, 4 yasını henüz doldurmus kızımı alarak [şehir] merkezdeki Atina Milli Parkına gitmeye karar verdim. Kızımın elinden tutarak otobüs duragında beklemeye basladım. Otobüsün içinde biletimi alırken kızım, elimden çekerek ‘Baba artık konusabilir miyim?’ diye sordu. Bu olayı her anlatısta –simdi yazarken oldugu gibi- irkildim, tüylerim diken diken oldu. [ste] O anda karım ile çocugumun [stanbul’da] her gün yasadıgı dramın farkına vardım: ben hiç kızımı alıp da gezmeye gitmiyordum, ama her gün yanında olan anası demek ki dısarıda [Rumca] konusmasına mani oluyordu. Kızımı evin dısındayken agzını daima kapalı tutmaya zorlanmıstı. [Yine] O gün çocugumun vapurda nasihatleri unutarak Rumca konustugunu bir gün karsısında oturan bir kadının, kin ve nefret dolu bir sesle karıma ‘Ermeni misin, Rum musun ne boksan sustur su çocugu!’ dedigini ögrendim… Çocugum bir seylerin degistigini nasıl olduysa anlamıs ve hiçbir zaman sormadıgı bir sual sormustu bana: ‘Baba artık konusabilir miyim?’. ‘Artık istedigin kadar konusabilirsin’ diye cevap verdim. Yeni vatanımda çok zor günler geçirdim, hala da geçiriyorum, burada bir kızım daha oldu. Kızlarımdan büyügü hayatının ilk dört yılını geçirdigi digeri ise çok az gördügü stanbul’u taparcasına seviyor. Diger taraftan ben, hayal kırıklıgına ugradıgımda, hayatta ya da isimde güçlüklerle karsılastıgımda, kızımın saf dudaklarından dökülen o iki kelimeyi tekrar aklıma getirerek devam etmek için güç alıyorum: ‘Baba, konusabilir miyim?”. (Vlastos, 2013, 293-295). Atina’da “stanbul Mutfagı”; Yemekler, Filmler, mgeler stanbul mutfagı; stanbullu Rumların kimliklerinin ve Yunanlılara göre ayrıcalıklarının belki de en temel unsurudur. stanbullu (ve Anadolulu) Rumların kimliklerinin önemli bir unsuru olarak kabul ettikleri mutfaklarıyla övünmeleri, Mübadiller hakkındaki metinlerde de saptanmıstır. Rumlar; bu farklılıgı, seçkinliklerinin ve kozmopolit kültürlerinin önemli bir unsuru olarak görmekteler ve Yunanlıların yemek yapmayı, sofra düzenini göçmen Rumlardan ögrendiklerini iddia etmekteler (Grigoriou, 2002, 115-117, Tanrıverdi, 2007, 36, 80, 100102-103, Halstead, 2012, 138-148). Kendisi de 1964 sürgünlerinden olan Yunanlı yönetmen Tassos Boulmetis, stanbul’dan göç etmek zorunda kalıp yeni vatanları Yunanistan’da da yabancı muamelesi görenlerin hayatını anlattıgı; “Mezeler”, “Ana yemek”, “Tatlılar” AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak adlı 3 bölümden olusan filmi Politiki Kuzina’da [stanbul Mutfagı] mutfagı metafor olarak kullanmıstır (Yasartürk, 2012, 133-140). stanbullu Rum kültüründe mutfagın belirleyici öneminden dolayı, Boulmetis’in 1964 Sürgünlerinin öyküsünü ve Yunanistan’da stanbullu Rum olmayı öykülestiren [Türkiye’de “Bir Tutam Baharat” adıyla yayınlanan] filminin adının Politiki Kuzina olması, stanbullu Rum olmayı mutfak metaforlarıyla anlatması, mutfakkimlik iliskisinin stanbullu Rumlar için önemi göz önünde tutuldugunda, uygun bir seçimdir. Görüsmecilerimizin neredeyse tümü Yunanistan’da iyi yemek yapılmadıgı, Yunanlıların yemek yapmayı Türkiyeli göçmenlerden ögrendikleri konusunda hemfikirler. Onlara göre Yunan mutfagı sonradan iyilesmistir. ‘‘lk geldigimizde buranın yemeklerini begenmiyorduk, biraz fazla yaglıydı, simdi düzeldi, ama nasıl düzeldi bilmiyorum!!! O bir muammadır. Eskiden burada pastalar çok sekerliydi, simdi çok güzel pastalar var. Diyebilirim ki, Yunanistan’da yemek kalitesi çok güzel yükseldi. stanbul’da tarama yapıyorduk, Noel’de hindi dolduruyorduk, masaya daima pastırma, sucuk, çesitli peynirler koyuyorduk. Ben burada da hala o eski masayı kuruyorum. Kuru baklava hala yaparım. Diger güzel yemekler ise zaten stanbul’da da kayboldu.’’ (Kata, kadın, 75). stanbul yemekleri yapmak, sadece alıskanlıkları sürdürmekten ibaret bir faaliyet degildir. Rumlar için, stanbul yemeklerini Atina’da da yapmak ve yemek; yasam tarzlarını, kimliklerini korumak, yeniden üretmek anlamına gelmektedir. Görüsmecilerimizden rini’nin sözleriyle stanbul yemekleri; “gâvur gibi yasamayı” sürdürmenin aracıdır: ‘‘stanbullu Rum gibi yasıyoruz burada. Unutmak da istemiyoruz. Yemeklerimizi de unutmak istemiyoruz. Kızım da ‘gâvur’ yemekleri ögreniyor. Yani ‘gâvur’ gibi yasıyoruz.’’ (rini, kadın, 67). Yunan toplumunun stanbullu Rumlar ve 1964 Sürgünleri konusundaki farkındalılılığının artmasında önemli katkısı olan Politiki Kuzina filmi de “İstanbul mutfağının” kimlik oluşturucu özelliğinden yola çıkmıstır. Film, İstanbul mutfagını, stanbullu Rum olmanın ve kozmopolit Rum kültürünü yansıtan bir metafor olarak kullanmıstır. Halstead’e göre özellikle stanbullu Rum kadınlar; yaptıkları yemekler ve kendilerine özgü yiyecek-içecek servisiyle stanbullu kimliklerini korumakta, yerlilerden farklılıklarını göstermekteler (Halstead, 2012, 140). Diger bir deyisle stanbul Mutfagı, “stanbullu seçkinligi”nin en önemli ifadelerinden biridir. Tüm görüsmecilerimiz, 1964 Sürgünlerinin öyküsünü anlatan Politiki Kuzina filmini görmüs, bazıları ise defalarca izlemis. Yunanistan’da büyük basarı kazanan bu film, Yunanistan’da stanbullu imajının iyilesmesini ve Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 185 stanbullu olmanın bir tür seçkinlik olarak algılanmasını saglamıs. Görüsmecilerimizden, Yunan ve Türk sinemasını yakından takip eden Hristo, bu etkiyi söyle anlatıyor: “Politiki Kuzina filmini 6 kez seyrettim! Evvelden Yunanistan’da kimse söylemezdi ailede stanbullu birinin oldugunu. Ama bu film o kadar basarılı oldu ki, herkes birden ailede bir stanbullu anneannene, babaanne, dede oldugunu kesfetti.’’ (Hristo, erkek, 64). Yine görüsmecilerden, filmi çocuklarıyla izledikten sonra 1964’de nasıl sürgün edildiklerini onlara anlatmak zorunda kalan Kata’yla diger bir görüsmecimiz Elisavet, Politiki Kuzina filminin 1964 Sürgünleri konusunda duyarlılık olusturduguna, bunu yasanan olayların siddetine zıt (ama farkındalık yaratma amacına uygun) bir yumusaklık ve estetik bir dille yaptıgına dikkat çekiyorlar. ‘‘Politiki Kuzina çok iyi anlatıyor ama eldivenle aglatıyor. Yani çok kibar anlatıyordu. Tabii ki bu film yasanan acıları [bu nedenle] tam anlatmıyordu.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Gördüm filmi, çok hosuma gitti, bunlar [Yunanlılar] kızdılar rejisöre, çok hayal gibi bir film yaptı, gerçekleri yansıtmadı diye. Ben öyle düsünmüyorum. O kadar çirkin ki yasananlar, eger tüm yasananları gösterseydi, ne biz ne siz kaldırabilirdiniz. Bir üçüncü sahıs da bunları gerçek olduguna inanamazdı. Büyükbabanın bir türlü Atina’ya gelememesi sahnesi beni çok etkiledi. Çünkü esim Niko’nun babası da uzun süre stanbul’dan buraya gelemedi. Atina’ya uzun yıllar sonra geldiginde de üç gün kalıp hemen stanbul’a döndü.’’ (Elisavet, kadın, 60). Görüsmecilerimiz, filmin bazı detayları üzerinde özellikle durdular. Filmin, kolektif ve/veya bireysel hafızayı güçlendiren, Rum kimligini gündeme tasıyan özellikleri oldugu ifade edildi. ster 1964 Sürgünüyle, isterse de baska zaman ve kosullarda Atina’ya yerlesmis olsunlar, görüstügümüz tüm Rumlar filmle özdeslesme yasamıslar: ‘‘Politiki Kuzina mükemmel bir film. Beni en çok etkileyen oradaki stanbullular. O filmin detayları bile süper. zlerken stanbullu büyükleri, arkadaslarımı hatırlattı bana. O dedelerin saga sola bakması çok komik, aynısı var gerçekten.’’ (Stelios, erkek, 43). ‘‘En etkili sahne tren sahnesidir. O tren sahnesi çok felaketti. Ne zaman aklıma gelse aglıyorum.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘Evet, o filmi seyrettim. Hamam sahnesi özellikle güzel! O sahnede subay soruyor: ‘Neden gittiniz?’ ‘Biz gitmedik ki sınır dısı edildik, sürgün edildik’ diyor kahraman.’’ (Nikos Z., erkek, 69). AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak ‘‘Filmdeki ‘Müslüman olur musun?’ olayı hatalı. Ama o filmdeki Sirkeci garından ayrılıs sahnesi tüm ayrıntılarıyla tamamen dogrudur’’ (Diyonisis, erkek, 83). Görüsmecilerimizden, Türk ve Yunan sinema ve dizi sektörlerini yakından takip eden meraklı bir izleyici olan Hristo; bu iki ülkenin filmlerinin ve dizilerinin faydasının sadece Yunanlıların Rumların yasadıklarını bilmesini sağlamaktan ibaret olmadığını belirtmektedir. Hristo’ya göre, diziler ve filmler, Yunanlılarla Türklerin birbirlerini tanımasını, kendi ‘öteki’lerinin insani özelliklerini öğrenmelerini saglamaktadır. Dolayısıyla, ona göre filmler/diziler, toplumların gerçekliginin anlasılıp önyargıların kırılmasında önemli bir etken olmustur. Hristo, Yunanistan’da gösterilen Türk dizilerinin, Yunanistan’daki Türk algısının olumlu yönde degismesindeki katkısını söyle anlatıyor: “Bu dizilerin, bu filmlerin etkisi çok önemlidir. Türker nanoglu sayesinde Yabancı Damat gösterildi burada. Ve insanlar böylece Türkleri gördü. Kimse Türkleri bilmiyordu o ana kadar. Dizinin gösterildigi saatte Yunanistan sokaklarında araba kalmazdı. Chicago Üniversitesi’nde bir arastırma yapıldı. Neden Yunanlılar bu Türk dizilerini bu kadar sevdi diye? Bu diziyle bizim kaybettigimiz degerlerimizin hala orada [Türkiye] yasadıgını gördük. Dedeye ve büyükanneye saygı, her aksam beraber yemek yemek… Ve insanlar gördüler ki; bu insanlar [Türkler] uzaylı degil, onlar da [kendileri gibi] baba, dede...’’ (Hristo, erkek, 64). Sahada yaptıgımız görüsmeler ve saha gözlemlerimizden edindigimiz izlenime göre; Rumlar, çift dilli bir kimlik olan Rumlugun sürdürülmesi amacıyla Türkçeyle/Türkiye ile iliskiyi korumak için Türk televizyon kanallarını izlemekteler. Yine bazıları, stanbul’u sık sık ziyaret edip arkadaslık iliskilerini korumaya çalısmakta hatta bazen yeni arkadaslıklar edinmektedir. Bu durum, onların Türkiye’deki gündelik hayattan haberdar olmalarını saglayarak, hem kimliklerini korumalarına, hem de korudukları kimliklerinin donmus bir kimlik olarak kalmayıp kendini güncellemesine de yardımcı olmaktadır. Diger bir deyisle, kimlik medya aracılıgıyla dinamik kalmaktadır. Türkiye’nin ve Türkçenin son yıllarda Yunanistan’da popülerlesmesi de bunun saglanmasına uygun bir ortam sunmaktadır. 6. SONUÇ YERNE: DEVLET, TOPLUM VE “KAPANMAYAN YARA” Bu makalede, Rum olmanın stanbul, mroz ve Atina’da, yerli ve göçmen olarak yasanan farklı hallerini; Cumhuriyet dönemi Rum tarihi için kırılma noktasını olusturan ve 50. yılında bulundugumuz 1964 sürgünü baglamında, - öncesi ve sonrasıyla- aktarmaya çalıstık. Bu kimlik, kendi yurdunda dıslanan, kendi ülkesinin devletinin uygulamaları ve toplumunun tepkileriyle göçe Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 187 zorlanan, göçten sonra da yeni ülkelerinde yabancı olarak algılananların “yaralı” kimliğidir. Bu “yara”, devlet(ler) ve toplum(lar) ile ilgilidir. Bu nedenle, Atina’da yasanan Rum kimligini anlamada ve sorunlarını açıklamada, Türk devleti ve toplumuyla geçmisteki iliskilerinin halen süren etkisi büyük önem taşımaktadır. Atina’daki Rumlar, temel kimlik stratejisi olarak Türkiye’de Rum olmaya, Yunanistan’da da Rum kalmaya çalısmıslar, çalısmaktalar. Bu kimlik, su andaki haliyle, baska olusturucu unsurların yanısıra yasanan travmaların etkisiyle de biçimlenmistir. Bizce, yaşadıkları travmaları asarak kimliklerini korumaya çalısan Rumlar, “sürgün”ün kendilerinde iz bırakan bir yara oldugu ve bu yaranın, daha önce yaşadıkları toplumsal travmalarla birleserek, halen telafi edilmemis bir hasara neden oldugu konusunda hemfikirler. ‘‘Ben 1964 yılında çocuk sayılırdım. Ben de sizin gibi Türk milli egitim okullarında okuyan biriydim ve bir sürü seyi bilmiyordum. Buraya geldikten sonra 1964’de yasananları ögrendim. Mesela anneannem hep aglardı, onlar da Kapadokya’dan kovulmuslar. Rumlar devamlı kovulan bir toplum olmus. Yunanistan savası kaybetmis olabilir ama vatanlar bosaltılmaz, biz niye Kapadokya’yı bosalttık ben onu da anlamıs degilim bugüne kadar.’’ (Elisavet, kadın, 60). ‘‘Bu devlet [Türkiye Cumhuriyeti], hiçbir zaman bizi Türk vatandası olarak görmedi. Ecnebi olarak gördü. Oysa benim baska yerde akrabam yoktu ki! Ama bana hep ecnebi diyorlardı. Bizim Kıbrıs ile de hiçbir alakamız yoktu, hatta onlardan nefret ederiz. Ama Kıbrıs’ın bedelini tek ödeyen de yine biz olduk. Mütekabiliyet sorunu halledilmeli… Bana niçin böyle davranıyorsun? Batı Trakyalılara karsı rehin tutuluyor hissettik kendimizi. 1970’li yıllarda Rum karsıtı filmleri korku içinde seyrediyorduk… Oysa bütün azınlıklar, Osmanlı döneminde çok iyi yasıyordu. Bu milliyetçilik yaptı [kötülükleri], bizi bu hale getirdi. Oysa ben stanbul’da Yunan konsoloslugunun nerde oldugunu dahi bilmezdim. Ne de ailem bilirdi. Çünkü Yunanistan ile hiçbir alakamız yoktu. Bana burada da diyorlar ki; ‘aaa siz Kapodakyalılar da çok Türksünüz’’ (Hristo, erkek, 64). Rumlar, yakın tarihlerinde yasadıklarını; birbiri ardına açılan, kapanmayan yaralar olarak düsünmekteler. Bundan sonra devlet ve toplum nezdinde yapılacak telafi girisimlerle, bu yara kapanmasa da acıları azaltılabilir ya da ders alınarak gelecek daha iyi kurulabilir. ‘‘6-7 Eylülde yine en büyük acı vardı. Ben daha lisedeydim. Zapyon Lisesinde okuyordum. Eskiden Zappa’nın statüsü (heykeli) vardı. 1955’de, o statüyü kırdılar. 2010 senesinde o statüyü tekrar yerine yerlestirdiler. Ben orada aglamaya basladım. Oraya buradaki mezunlar derneginin baskanı olarak gitmistim. Yara kapanmaz. Bana göre (aslında) o heykel yerine konmus olmadı. Geçmis telafi edilmez ama gelecekte tekrar böyle seyler olmasın AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak isterim. Herkese aynı muamele edilmeli, bu müslim bu gayrimüslim olmaz. Esitlik olmalı, bundan sonrası için temennim budur.’’ (Kata, kadın, 75). ‘‘Yaralar çok. Ama bunu asıl, zorunlu sürgünü yasayanlara sormanız lazım, ben o sürgünü yasamadıgım için bilemem. Sürgün, tabi anlasılır bir sey degil! 6-7 Eylül olayları da öyle. Simdi burada otururken kapının düstügünü düsünsenize. Öyle bir sey oldu. Ancak sizin bu suallerinizi görmemiz bile bizim için çok degerli.’’ (Elisavet, kadın, 60). Özellikle 1964 Sürgünleri için yasananlar bir “yara”dır. Bu yara kapanmamıstır ve birçok sürgüne göre kapanmaz da ama (devletten ve toplumdan bazı beklentilerin yerine getirilmesiyle) küçülebilir, acısı azaltılabilir. ‘‘Benim için olmaz, bu yara kapanmaz. Bütün bunlar yukarıdan geldi, memleket için kurban verildi(k). Simdi de krizden dolayı burada çok zor günler geçiriyoruz. Benim iki çocugum da issiz. Benim için bu yara kapanmaz, yara zannederim hiçbir zaman gitmeyecek.’’ (rini, kadın, 67). ‘‘Yaradır bu ama ben bir kenara bıraktım.’’ (Diyonisis, erkek, 83). ‘‘Bu yara kapanmaz, gördügüm kadarıyla onların (1964 Sürgünleri) travmaları hakikaten büyük. Ben planlı bir sekilde göç ettim.’’ (Hristo, erkek, 64). ‘‘Bu yarayı kapatamıyorum, fakat gittikçe, sizinle temas ettigim için, konustugum için, bu büyük yara yavas yavas küçülüyor. Hepsi kapanmadı bu yaranın, yavas yavas kapanıyor.’’ (Niko K., erkek, 55). ‘‘Zaman en büyük ilaç. Ama tabi o da bir dereceye kadar, muhakkak. nsanda bazı seyler kalıyor. Benim acım, benim travmam baskalarına nazaran daha azdır.’’ (Stelios, erkek, 43). Atina’daki Rumların, göçün travmasını ve zararlarını kısmen de olsa telafi edilmesi için devletten beklentileri bulunmaktadır. Çesitli dernekler bu nedenle devlet kurumlarıyla iliski kurmakta ve iletisimi korumaktalar: ‘‘Devletten çok, çok beklentim var. Gittikçe, yavas yavas vaziyet iyilesiyor. Çünkü artık birbirimizle temas ettigimiz için hergün vaziyet daha iyiye gidiyor. Çünkü yavas yavas bizi anladılar. Hükümet olsun, insanlar olsun. Bu yeni hükümetle birlikte anladılar ki bizim vaziyetimizin kötü olmasına gerek yoktu. Bizim hiçbir kabahatimiz yoktu. Askere de gidiyorduk. Yalnız Müslüman degildik, Hristiyandık. Biz mrozluların hiç suçu yoktu. Davutoglu [Ahmet Davutoglu(Dönemin Dısisleri Bakanı)] çok güzel konustu buraya geldiginde. Askerlik kâgıdınız yoksa bile gelin müracaat edin vatandaslık verecegiz tekrardan dedi. Türk vatandaslıgı 10 bin lira idi, simdi 6 bin lira oldu. Simdi bedeli daha da azalsın diye bekliyorum: Eger olursa Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 189 alacagım Türk vatandaslıgını. Çünkü Yunanistan’da ekonomik vaziyet çok kötü.’’ (Niko K., erkek, 55). ‘‘Devletten [özel] hiçbir sey beklemiyorum. Bir sey istemiyorum. Hükümet bize mülklerimizi verirse tabi dönecegiz. Bizim Galata’da iki tane dükkânımız vardı. stimlâk olmus. Üç ev de gitti.’’ (Teologos, erkek, 82). Geri dönüs konusunda ise ikircikli bir durum sözkonusu. Rumlar, hem onlarca yıldır yasadıkları yeni vatanlarında bir hayat kurmus olduklarından, hem aradan geçen zaman içinde evlerini, dükkânlarını, is baglantılarını yitirdiklerinden, hem de cemaatin çogunlugunun artık Yunanistan’da yasıyor olmasından ve aile düzenlerinden dolayı geri dönüsü pek gerçekçi bulmuyorlar. Atalarının yasadıgı sürgünlerin anılarıyla büyümüs, hep sürülmekten bıkmıs olanlar da var. Ancak, Türkiye’ye geri dönme seçenegini tümden dıslamayan, kalıcı ya da geçici olarak eski yurtlarına yerlesme ya da sık sık gelip gitmeyi düsünenler de mevcut. 1999’dan beri ivme kazanan Yunanistan’la iliskilerin iyilesme sürecinin devam etmesi, Türkiye’nin devlet kurumlarının ve yetkililerinin yurtdısındaki Rumlarla artık iletisim kurması, Rumların bazı sorunlarını -en azından kısmen- çözmesi gibi olumlu gelismeler, bu konuda cesaretlenmelerini saglamaktadır. ‘‘Benim çifte vatandaslıgım var, bedelli askerligimi de 2000 yılında yaptım. Bizim dernek olarak Türkiye hükümeti ile baglantılarımız var. Görüsmeler yapıyoruz, hem basbakan hem de cumhurbaskanı mroz’a gittiginde onlara taleplerimizi ilettik. Büyükelçilikle de iliskilerimiz var. Yapılan taleplerimizden birisi kabul edildi. Orada okul açıldı. Hükümet, bizimle ilgili bazı iyilestirmeler yaptı. Tabi bu toplum düzeyine de indirilmeli. Onun dısında son senelerde oradaki kamuoyunda da söylem biraz degismeye basladı. Belediye baskanı bir röportajında ‘Gidenler hepiniz geri dönün’ dedi. Söylemek kolay. Bunların hepsinin geri dönmesi için bu sefer biraz da pozitif ayrımcılık yapılmalı. Bana destek ver, kredi ver veya baska arazi ver, adam adaya gelmis 30-40 senedir orada, onun elinden almayalım topragını tamam ama bana baska arazi ver. Sadece söylemek kolay, masrafı da yok. Türkiye’deki toplum bizim hakkımızda bir seyler ögrenirse, mutlaka bakıs açısı degisir. Ben aynı zamanda zmir Ticaret Odasını da temsil ediyorum. Devamlı gidip geliyoruz organizasyonlarla falan. nsanlar birbirlerini tanırsa, iliskiler gelisirse aradaki bu önyargılar da azalır diyorum. 10 sene önce hadi gidelim diyordum bir Yunanlı is adamına, ‘ya Stelyo bizi öldürürler orada’ diyordu. Bir Türk is adamına diyordum hadi [Yunanistan’a] gidelim, ‘ya Stelyo bizi iyi karsılamazlar, tatsızlık olur’ diyordu. Çünkü iki tarafta da ya ‘Yunanlılar canavar’ ya ‘Türkler canavar’ düsüncesi var.’’ (Stelios, erkek, 43). ‘‘Simdi bize soruyorlar, dönmeyecek misiniz diye. Eee hadi gel, hadi git, biz sey miyiz. Nigde’den oraya (stanbul’a) at, daha sonra oradan da at. stanbul AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak da tabi degisti. Nereye gideyim, Bakırköy tamamen degismis, neyse biz de buraya biraz alıstık. Ama tabi söyle bir arzum var, bir is vesilesiyle belki, her sene üç ay stanbul’da kalsaydım çok mutlu olurdum.’’ (Elisavet, kadın, 60). ki mekânda yasayıp sosyallesen, kendilerine Yunanistan’da yeniden yasam kuran ama akılları hep memleketlerinde kalan Atina’daki Yunan ya da Türk uyruklu Rumlar, Türkiye’de “Yunanlı” Yunanistan’da “Türk” olarak damgalanmanın sorunlarını yasamıslar. ki mekanda da zaman zaman yabancı, zaman zaman yerli muamelesi görmüsler. Ama sonunda, göç ettiklerindeki yasları ve sosyal sermayelerine göre degisen düzeylerde de olsa, Yunanistan’a entegre olmuslar. Görüsmemizin çogunu ngilizce gerçeklestirdigimiz Nikos Z.’nin bize son cümlesi olarak Türkçe ve ngilizce söyledigi su sözler, belki de Atina’da Rum olma halinin kısmi bir özetidir: “Türkçede en sevdigim söz ‘Yasasın Memleket!’. But I don’t know which memleket.” (Nikos Z., erkek, 69). Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 191 KAYNAKÇA AKAR, R. & DEMR, H. (2014), stanbul’un Son Sürgünleri, 1964’de Rumların Sınırdısı Edilmeleri, Dogan Kitap, stanbul. AKAR, R. (2012), ‘‘Dıs Politikanın Rehineleri: Rumların 1964’te Sürgün Edilmesi’’, in stanbul Rumları- Bugün ve Yarın, stos Yayınları, stanbul. AKGÖNÜL, S. (2014), “Kovmakla Biter’’, Altüst, sayı 12, s. 25. AKGÖNÜL, S. (2011), Azınlık. Türk Baglamında Azınlık Kavramına Çapraz Bakıslar, BGST Yayınları, stanbul. AKGÖNÜL, S. (2012), Türkiye Rumları. Ulus Devlet Çagından Küresellesme Çagına Bir Azınlıgın Yok Olus Süreci, letisim Yayınları, 3. Baskı, stanbul. AKTAR, C. (2014), ‘‘Bir zamanlar Rumlar Vardı’’, Altüst, sayı 12, Nisan- Haziran, s. 23. ALEXANDRIS, A. (2012), “Türkiye’nin mroz ve Bozcada Politikası (1912- 2012)”, in TANSUÇ Feryal (der.), mroz Rumları, Gökçeada üzerine, Heyamola yay., stanbul, s.151-202. ALEXANDRIS, A. (1992), The Greek Minority of Istanbul and Greek-Turkish Relations 1918-1974, Athens: Centre For Asia Minor Studies. ANASTASSIADOU, M. & DUMONT, P. (2003), Une mémoire pour la ville: la communauté grecque d’Istanbul en 2003, les dossiers de l’IFEA, série: la Turquie aujourd’hui, no:16, Istanbul. ANASTASSIADOU, M. (2009), ‘‘Greek Orthodox immigrants and modes of integration within the urban society of Istanbul (1850-1923), Mediterranean Historical Review, Vol. 24, No. 2, s. 151-167. http://www.tandfonline.com/doi/pdf/10.1080/09518960903491471 BABÜL, E. (2012), « mroz’da tanınma siyasetleri, ulusal vatandaslık, yerel aidiyet ve toplumsal hafıza », in in TANSUÇ Feryal (der.), mroz Rumları, Gökçeada üzerine, Heyamola yay., stanbul, s. 228-256. BALCI, D. (2013), Yesilçam’da Öteki Olmak. Baslangıcından 1980’lere Türkiye Sinemasında Gayrimüslim Temsilleri, Kolektif Kitap, stanbul. BAL, R. N. (2010), 6-7 Eylül 1955 Olayları. Tanıklar - Hatıralar, Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, stanbul. BOUTARAS, M. (2012), “mrozun egitim serüveni”, in TANSUG Feryal (der.), mroz Rumları, Heyamola Yay. stanbul, s. 110-150. AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak BOZS, S. (2011), stanbul Rumları, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, stanbul. BRUNEAU, M. (sous la dir.) (1998), Les Grecs pontiques, Diaspora, identité, territoires, CNRS éditions, Paris. CHGNER-RBOULON, F. (2000), "La Banlieue, Entre Culture Populaire De L’honneur et Sentiment de Marginalisation", Géographie et Culture, no :33, s. 77-79. CLAVAL, P. (1996), "Le territoire dans la transition à la postmodernité", Géographie et Cultures, no: 20, , 93-112. D MÉO, G. (2002), "L’identité: Une Médiation Essentielle Du Rapport", Espace/Société, no: 77, s.175-184. ERGNSOY, B. G. (2006), Adalılar. mroz’dan Gökçeada’ya, stanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, stanbul. GOFFMAN, E. (1976), Stigmate : les usages sociaux des handicaps, Les Editions de Minuit, Paris. GÖKTÜRK, D. (2011), Soysal Levent Soysal, Türeli pek, stanbul Nereye? Küresel Kent, Kültür, Avrupa, Metis Yay, stanbul. GRIGORIOU, P. (2002), “Grecs d’Asie mineure – Grecs du continent. Altérité et identités durant la guerre gréco-turque en Asie mineure (1919-1922)”, Etudes balkaniques, 9, s.115-132. HALSTEAD, H. (2012), Heirs to Byzantium: Multidirectional Narrative and Identity Amongst the Istanbul-Greek Migrant Community in Greece, MA (by research), University of York, Department of History. IRMAK, H. (2010), Yasadıgım Kurtulus, stanbul’da Bir Kadim Semt, Aras yay., stanbul. KALOUMENOS, D. (2001), The Crucifixion of Christianity, Ther Historic Truth Concerning The Events ın Constantinople of 6-7 September 1955, kendi yayını, 4.baskı, Atina. KOÇOGLU, Y. (2003), Hatırlıyorum. Türkiye’de Gayrimüslim Hayatlar, Metis Yayınları, stanbul,. KOLODONY, E. (1982), Samothrace sur Neckar, des migrants grecs dans l’agglomération de Stuttgart, Institut de Recherches Méditerranéennes, Centre d’Etude de Géographie Méditerranéenne, G.I.S. Méditerranée, Aix-en- Provence. Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ alternatif politika Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014 193 MARTI, P. (2008), « Identité et stratégies identitaires », EMPAN, no:71, s.56-59. MOZERE, L., PERALDI, M., REY, H. (1999), Intelligence des banlieues, Eds. de l’aube, Paris. POCHE, B. (2000), "La Sociologie et la Question de l’Espace", in PAGÈS Dominique, Territoires Sous Influence, L’Harmattan, Paris. ROMAN, ÖRS . (2006), ‘‘Beyond the Greek and Turkish Dichotomy: The Rum Polites of Istanbul and Athens’’, South European Society and Politics, Vol. 11, no. 1, s. 79-94. ROMAN, ÖRS . (2014), ‘‘Göç Eden Kent Kimligi’’, Altüst, Sayı 12, s. 26-27. ROMAN, ÖRS . (2012), ‘‘Sehrin’ Diasporası: Atina’da Yasayan stanbullu Rumlar’’, in stanbul Rumları-Bugün ve Yarın, stos Yay., stanbul. SCHÜTZ, A. (1987), Le chercheur et le quotidien, Méridiens, Paris. SÖZER, C. (2014), ‘‘Kıbrıs Meselesinin Rehinleri: Basının Gözüyle 1964 Sürgünleri’’, in ‘20 Dolar 20 Kilo. Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Sürgün Hikâyelerinden Biri’ Punto Baskı Çözümleri, stanbul, s. 45-49. TABOADA-LEONETT, I. (1998), « Stratégies identitaires et minorités : le point de vue du sociologue » in CAMLLER Carmel, KASTERSZTEN Joseph, LPANSKY Edmond-Marc…, Stratégies Identitaires, PUF, Paris, s. 43-83. TANRIVERD, A. (Fıstık Ahmet) (2007), Atina’daki Büyükada, Adalı Yayınları, stanbul. THEODORIDES, A. (2014), “lk Sürgünler: Geri Dönüssüz Bir Yolculugun Hikâyeleri”, ‘20 Dolar 20 Kilo. Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Sürgün Hikâyelerinden Biri’ Punto Baskı Çözümleri, stanbul, s. 33-41. TURAN, Ç., PEKN, M., GÜVENÇ, S. (2010), Hasretim stanbul – stanbul Rumlarının Göç Öyküleri ve Özlemleri, Express Basımevi, stanbul. UZUNOGLU, N. (2014), ‘‘1964’te stanbullu Rumların Türkiye’den Sınır Dısı Edilmesi. Bu Uygulamanın Onların Sosyal Psikolojisinde Yarattıgı Etkiler’’, in ‘20 Dolar 20 Kilo. Cumhuriyet Tarihinin En Büyük Sürgün Hikâyelerinden Biri’ Punto Baskı Çözümleri, stanbul, s. 53-56. VERGETI, M. (1998), “L’Idenité pontique en Grèce, Le lien des générations avec leur territoire de référence”, in BRUNEAU Michel, Les Grecs pontiques, diaspora, identité, territoires, CNRS éds., Paris, s.201-212 AP istanbul’da rum olmak, atina’da rum kalmak VSONNEAU, G. (2002), L'identité Culturelle, Armand Collin, Paris. VLASTOS, Y. (2013), Baba Konusabilir miyim?, stos Yayınları, stanbul. YASARTÜRK, G. (2012), Türk Sinemasında Rumlar, Agora Kitaplıgı, stanbul.



İstanbul’da ve İmroz’da Rum Olmak, Atina’da Rum Kalmak
Hakan YÜCEL - Süheyla YILDIZ
Alternatif Politika, Cilt 6, Sayı 2, Eylül 2014